Dün okulda ilk dersime girdim. Önce şunu söylemek istiyorum : Sınıflar çok güzelll.:) Sınıflar inanılmaz temiz ve modern. Yani ne yalan söyliyim, Boğaziçi’nin sınıflarına on basar. Sınıfımız tabiki kozmopolit bir yapıya sahip: Peru, Endonezya, İngiltere, Moğolistan, Amerika, İngiltere ve Çin’den insanlar var, ve tabiki de ben. İlk ders , gelenek olduğu üzere, tanıştık. Bana hoca Türkiye’nin neresinden geldiğimi sordu. Ben de İstanbul dedim tabiki ve bu bana nedense bi gurur hissettirdi. Japonya beni milliyetçi mi yapıyor ne! Nedense böyle bi göğsüm kabardı
Hehe ne de olsa dünyanın başkenti İstanbul değil mi:)

Hocalar çok güler yüzlüler, ve işlediğimiz kitaplar da gayet güzel. Ben şimdilik dersle alakalı herseyi çok sevdim. Seçmeli ders olarak da Intercultural Communication ve Japanese Religions adlı 2 ders aldım ve bir de kanji dersi alıyorum.
Bugün sağlık sigortası için, sağlık kontrolünden geçtik. Sağlık kontrolü okulun reviinde yapıldı. Ya ben böyle bir düzen , böyle hızlı bir hizmet görmedim hiç. Kan ve idrar örneği alındı. Boyumuz ve kilomuza bakıldı. Göz testinden geçtik. Kalp atışımız dinlendi ve röntgen çekildi. Tansiyonumuz da ölçüldü , maalesef benimki biraz yüksek çıktı. Bizimle ilgilenen bütün doktorlar, hemşireler ve görevliler oldukça kibardı: Bütün bu işlemleri yaptırmamız 45 dk bile sürmedi belki.
Sağlık kontrolünden sonra, akademik danışmanım Kayako HAYASHI Sensei ‘in yanına gittim. Kendisi burdaki Türkçe bölümünde hocalık yapıyor ve çok güzel Türkçe konusuyor. Türkoloji bölümünde bazı tarih dersleri japonca veriliyor ve ben de bu dersleri almak istiyorum. Bunun için Hayashi Sensei’den izin aldım ve o da kabul etti. Benim için çok iyi olacağını düşünüyorum, dersler japonca verildiğinden benim için çok iyi bir listening pratiği olacağını düşünüyorum. Anadolu tarihi ve islam tarihi dersleri de alacağım Japonya’da yani
Ayrıca Türkçe derslerine de katılıp, konuşma pratiği yapmalarına yardımcı olacağım.
Ders aralarında falan bisikletle etrafı keşfetmeye çalışıyorum ve buraları çok seviyoruummmm.
Evet Ginza’ya gittik ama hani ne yalan söyliyeyim, bana hitap eden bir yer değildi. Evet, çok güzel kafeler, binalar vardı. Caddeler yine mukemmeldi. Gizza için Tokyo’nun Nişantaşı’sı veya ne biliyim Bağdat Caddesi diyebiliriz. Biz Pazar günü gittik ve büyük cadde trafiğe kapalı idi. Bu cadde üzerinde çok büyük ve pahallı markaların , mağazaları bulunuyor. Örneğin Prada’nın 3 katlı devasa mağazası vardı ve fiyatı 57000 yen olan bir kumaş pantolon gördük. Bunları alıp giyen insanlar deli mi diye sormadan duramıyorum. Gizza’da size anlatabileceğim oyle çok farklı, değişik bir şey göremedim ben. Büyük, lüx bir semt , pahallı dükkanlar, çok yüksek binalar ve akşam olunca ışıl ışıl olan büyük bir cadde. Farklı olarak bir gelin arabası gördük, tıpkı bizdeki gibi arabayı süslemişlerdi ama tabi arkada “mutluyuz” yazmıyordu

Bu sabah uyandıktan sonra, bisikletle hem tur atarım hem de bisikletimin lastiğini şişirtirim dedim ve kendimi dışarı attım. İstasyonda beni güzel bir sürpriz bekliyordu. Bugün festival varmış, yanılmıyorsam sağlık ve spor festivali. Hahah dedim işte tam bana göre bir organizasyon.

Bir grup yaşlı teyze geleneksel kıyafetler ve ellerinde ses çıkaran aletler ile geleneksek bir müzik eşliğinde dans ediyorlardı. Onları uzaktan izlemek çok güzeldi, sonra beni de aralarına aldılar. Elime o çaldıkları aletten verdiler ve peşpeşe dizilip dans ettik. Çok güzeldi, teyzeler çok sıcak kanlıydı, bir sürü fotgraf cektirdik. Ben cok eğlendim. Sonra bana samba grubunun geldiğini söylediler.

Sambacı kızlar cok güzel kostümler içindelerdi ve arkalarında bando ekibi vardı. Müzik mukemmel ve cok ritmikti. Kızlar dakikalarca dans ettiler . Sanırım bizde olsa o kızlar sağ kalmazdı. 19 Mayıslarda falan kızların kıyafetleri hep tartışma konusu olur ya:) Tabi burda böyle birşey söz konusu değil. Yaşlılar oturmuşlardı ve sürekli alkışlıyorlardı. Sambacı kızlar da yaşlıların yanına özellikle gidiyorlardı . Zaten yaşlı amcalar tebrikler diye bağırıyorlardı. Yani anlayacağınız halk bir bütün olmuştu ve ben de o bütünün içine girmiştim. Sonra bando ekibi beni yine ortaya aldı, ordaki tek yabancı ben olduğum için sanırım
Sonra etrafımda çember oldular, onlar caldı, ben dans ettim. Çok güzel bir tecrübe daha Japonya’da..

Bu hayatımda yaşadığım en güzel tecrübe idi. Bir an bile duraksamadan bunu buraya yazıyorum. Çünkü ben hayatımda daha önce hiç böyle huzur fışkıran bir yer daha görmedim. Evet Kamakura’dan bahsediyorum.
Kamakura’ya arkadasım Can ile birlikte tabi ki tren ile gittik. Cok aç oldugumuz önce bi yemek yiyelim dedik ve hem içi hem dışı, tamamen Japon tarzı olan, eski Japonca şarkıların çalındığı ve menusunde sadece 2 yemek türünün bulunduğu cok güzel bir restauranta gittik. Yediğim en iyi Japon yemeği ve içtiğim en lezzetli yeşil çaydı.
Lokantada çalışan bayana oraya en yakın tapınağın nerede oldugunu sorduk ve 30 dk. yürümemiz gerektiği cevabını aldık. Biz de neyse dedik, hadi yürüyelim. Zaten yürüdükçe önümüzde uzan yemyeşil ağaçlar ve tertemiz düzenli yollar, harika evler beni mest etmişti. Can’a dedim ki, ya bi bisiklet olsa, şu yollarda ne güzel sürerdik. O da hadi kiralayalım, vardır kesin dedi. Sora sora istasyona yakın bir yerden 2 tane bisiklet kiraladık. Ve kelimenin tam anlamıyla maceramız başladı. O sokaklarda bisikletle gezinmenin verdiği mutluluğu anlatacak birşey bulamıyorum. Daha birkaç dakika önce hayal etmiştim ve hemen oldu. Tabi bisikletle trafikte gitmek, benim gibi acemi bir bisiklet sürücüsü için çok zordu. Bisikletler inanılmaz hızlıydı, bir türlü kontrol edemedim. Hiç pedal cevirmeden rüzgar gibi uçtuk. Neyse en sonunda Daibutsu (Büyük Buda Heykeli) ‘nin oldugu yere vardık. Buraya giriş ücretli ve giriş ücreti 200 yen idi. Aslında bizim ülkemizdeki giriş ücretlerini ve yabancılara uygulanan yüksek fiyatları düşünürsek, Japonya bu açıdan gayet uygun. Önce cok güzel bir kapıdan geçtik. Bu kapının her iki yanında , kafes içinde şeytan gibi yaratıklar var. Ben kendimce bu yaratıkların su anlama geldiğini düşündüm : Bu yaratıklar seytan ve burdan içeri girerken şeytanı dışarıda bırakıyoruz. Ama oyle değilmiş tabi. Ordaki bir Japon’un anlattığına göre, bu şeytana benzer yaratıklar, buranın guardları yani muhafızlarıymış. Neyse bu kapıyı gecince karsınıza, ejderhalı su dedikleri su çıkıyor. Burada ellerinizi yıkıyorsunuz ve birkaç adım atıp sola dönünce hayatınızda gördüğünüz en ihtişamlı şey sizi birden bu dünyadan koparıp alıyor. Evet Daibutsu…

Daibutsu ne kadar büyük olursa olsun, bunu umursamayan bir yüz ifadesi ile , gözlerini kapatmış duruyor karsınızda. Acaba ne düşünüyor diyorum, bunu kimse bilemicek, bu heykeli yapanlar bile. Etrafında sadece ağaçlar var, gökyüzüne bakıyorsunuz, Daibutsu’nun yüzü ile karsılasıyorsunuz. Öyle büyük ki.. Daibutsu’nun içine de girebiliyorsunuz. Biz de girdik tabi, merdivenlerle çıkarak. İnsanlar duvarlara ellerini sürüyorlardı.
Kamakuradayken, içinizden bir ses diyorki, bırak herseyi bırak. Bak yaşam burda ve böyle birşey işte. Ama tabi içinizde vahşi varlık buna cesaret edemiyor ve siz yine aynı kavganın içinde buluyorsunuz kendinizi maalesef. Daibutsu’dan ayrılmak benim için zordu ama bisikletleri sadece 2 saat için kiraladığımızdan, yola düştük yine. En arabasız yollardan gidebilmek için ara sokaklara daldık. Buralarda bize yolumuzu bulabilmemiz için postacı amca yardım etti, saolsun. Ama bu arabasız yollarda, çok dolansak ve ben sürekli bi yerlere toslayıp dursam bile, bisiklete binmek gercek bir zevkti ve ben Kamakura’da çocuk oldum, deli oldum, aşık oldum, mutlu oldum…
Bisikletleri iade ettikten sonra, istasyona yakın parkta Can ile oturduk ve dondurma yedik. Sonra da Yokohama’ya dogru yollandık.

Yokohama’da Tokyo’daki diğer merkezler gibi bir yerdi işte. Bizim Taksim’den daha hallice..Ortasından nehir geçiyor ve de çok güzel görünüyor ama ne yalan söyliyim bana Kamakura’dan sonra burası pek bi yavan pek bi kapitalist geldi. Hani yine heryerde aynı şahane ve para kokan binalardan var, yüksek yüksek bir sürü..
Bi tane oyun merkezinin önünden gecerken 2 tane Japon kızın bi makineyi yumruklayıp durduklarını gördük. Biz de bakalım dedik. Evet bu bir oyunmuş. Makinenin aynı yerine üst üste yumruk atıyorsunuz ve makine sizin attığınız yumrukları sayıyor. Kim kazanırsa artık.. Ben Can’ı yendim, hehe. Sonra arkada bir grup Japon kız vardı, hadi oynayalım dedim bi tanesine. Kız baya bi ufak tefek, yenerim dedim kesin. Ve tabi ki hayır kız beni alt etti. Sonra da çığlık çığlığa “kattaaaazaaaa” diye bağırdı. O ses o kızdan nasıl çıktı hayret ettim. Sonra kızlarla çak yapıp ayrıldık.
Yokohama’da yerel seçim varmış ve o akşam da kadın bir politikacı halka konuşma yapıyordu otobüs üstünde. Can ve ben kadının konusma tarzından, insanlara yalan söylediği izlenimini edindik.
Daha sonra battı balık yan gider dedik ve karaoke yaparak bu güzel günü bitirdik. Ben Hadise’den Düm tek tek’i söyledim. İğrenç söyledim. Banane Can düşünsün:))
Dün sabah şu an değişim öğrencisi olarak bulunduğum Tokyo Yabancı diller üniversitesi’nin tanıtımı (oryantasyon) yapıldı. Tokyo Gaidai’de 26 yabancı dil bölümü bulunuyor, bunlardan biri de Türkçe. 26 yabancı dil demek, 26 farklı kültür ve bu kültürlerden gelen farklı insanlar demek, bu çok heyecan verici değil mi?
Oryantasyon büyük konferans salonunda yapıldı. Önce üniversite rektörü , japonca konuşma yaptı. Sonra sırasıyla hocalarımız bize tanıtıldı ve topluca fotograf cektirdik.

Hocaların bende bıraktıkları ilk izlenimim su : hepsi çok sıcakkanlı ve kibarlar. Sonra ders programımız, bursumuz, Japonya’daki hayatımız ve yapmamız gereken seyler hakkında konusuldu. İtiraf ediyorum, sonuna dogru çok sıkıldım. Sonra dağıldık, burada bulunan diğer Türk arkadaşım Berkay ile , Türkçe bölümüne gittik ve burada Aydın Sensei ile sohbet ettik.
Bugün ise seviye tespit sınavı yapıldı. 8 seviye içinden 3. seviye çıkmışım. İstanbul’da japonca öğretmenim Mariko Sensei ile konustugumuzda boyle bir sonuç bekliyorduk zaten. Ama ben yarın yine de 4. seviyeye gecmek için konusacağım.
Sınavdan sonra da banka hesabı açtırdım ve 100 yen shop’a gittim. Çok iyi bir şey ya. Japonya’da yaşamayı kolaylaştıran çok güzel bir düşünce bence. Evet , Türkiye’de de 1 milyoncular var ama bu kadar çeşidin bir arada olması muhteşem birşey. 100 yen shoptan cıkıp, biraz da mutfak alışverişi yaptım ve su anda makarnama yaptığım sos muhteşem kokuyor.
Tokyo’da yarın tayfun bekleniyor.

Tokyo’yu keşfetmeye devam ediyorum.
Bu sabah 11′de arkadaşım Can’ın telefonu ile uyandım. beraber Shinjuku’ya gidelim mi diye sordu, ben de seve seve kabul ettim. (daha fazla…)