Evet evet, herşey baş döndürücü bir hızla yaşanıyor burda. Ve yazıcak cok sey birikiyor, ama günü birlik yazmadığım için arada kaynıyorlar.
En son yazdığımdan bu yana neler yapıyorum ilginizi çekebilecek, hepsini sıralıcam.
Wasedasai
Can, ben, Yui, Haruka ve Alman arkadaşları Kimi , hep beraber Waseda Üniversitesinin festivaline gittik. Waseda Universtesinin kampüsü benim okulunkinden daha güzel aslında ve de daha merkezi bir yerde. Festival oldukça eğlenceliydi. Boğaziçinin festivalinden daha farklıydı, burda görselliğe cok onem veriyorlar anladığım kadarıyla. Dev ekran kurmuşlardı ve cok iyiydi gercekten. Bi de ilginç bi şey “üniverste milliyetciliği ” yapıyorlar , evet. Marşlar falan soylediler Waseda için ve herkes birbirine sarılıp söyledi. Benim açımdan ilginçti, bi baktım aniden yanımdaki Japon sarıldı bana. Noooluyo dedim birden?? Sonra baktım herkes sarılmış ve bir ağızdan Waseda marsını söylüyorlar.

Festivalden sonra hep beraber Japon Meyhanesine gittik, yemekler vasattı ve doyurucu değildi ama sohbet cok güzeldi..,
Sunum Maceramız
Burda International Communication dersi alıyorum ve ders kapsamında 6 kişilik gruplar halinde bir sunum hazırlamamız istendi . Konu ise nonverbal communication yollarının , değişik kültürlerde nasıl kullanıldığıydı. Benim bulunduğum grupta 2 japon kız, bir Kamboçyalı kız, 1 HongKong’lu kız ve bir de Amerikalı cocuk vardı. Biz de hep beraber bir tiyatro hazırlamaya karar verdik. Birbirini hiç tanımayan 6 kişi olarak bir akşa yemegine gidiyor ve ilginç olaylar yaşıyoruz, senaryo gereği. Eğlenceli ve başarılı bir sunumdu. Hatta bence sınıfın en iyisi bizim gruptu.

Sunumdan sonraki gün akşam biraraya geldik. Herkes ülkesinin yemeğini yaptı ve çok eğlendik. Amerikalı gelmedi ama biz 5 kız doyasıya eğlendik. Kahkahalar havada uçuştu. Ben Türk yemeği olarak lahana sardım. Ama sanırım pek sevmediler, herkes sadece 1 tane yedi çünkü.:)
İlk Kimono
Üniversitede Yeşil çay seremoni klubune gidiyorum. Aslında oldukca sıkıcı bir klup ama klupteki kimse ingilizce bilmediğinden hep japonca konusuyoruz ve bu benim için oldukça iyi bir fırsat. Haftaya bizim üniversitenin festivali var ve biz de klupte festivalde sergilemek üzere seremoni yapıyoruz. Çalışıyoruz. Bir sürü kural ve prosedür var ve üstelik oturuş şeklinden dolayı bacaklarınız çok ağrıyor.
22 Kasım’da gercek bir seremoni sunacağız ve kimono giyeceğiz. Klupteki senpailerimden bir tanesinin dedesi kimono ustasıymış . Taiwanlı arkadaşım Rita ve benim için kimono getirdi. Ben pembe istedim. Gercek ipek ve el dikimi bir kimono. Değeri 10 bin dolar civarı ve su an odamda bulunuyor.

Ayın 22 sinde giyindikten sonra tekrar iade edicez tabiki:) Ama büyük gün gelmeden önce klupte kimonolarımız giydik ve denedik. Belimizdeki kuşaklar çok sıkı ve o kuşakları bağlamak cidden yetenek gerektiriyor. Seremoni yapıcağımız günden önce Rita, ben ve senpai gidip başımıza takmak için çiçek alıcaz. Çok heyecanlıyım. Muhtemelen o gün saçlarımı topuz yaparım. Bakalım…
Sonunda Asakusa’ya gittik
Evet nihayet Asakusa’ya gittik. ÇOk yüksek beklentilerle gittiğimden belki bilemiyorum ama abartıldığı kadar muhteşem bir yer değil. Evet tabiki burdaki devasa tapınak çok güzeldi. Bilmiyorum belki de tapınak görmeye alıştım
Bugün oraya Can la gittik ve bir grup Japon bize beraber gezmeyi teklif ettiler, ingilizce pratik yapmak istiyorlarmış. Biz de olur dedik. Beraber gezdik, eğlenceliydi.

Daha sonra onlar bizden ayrıldılar. Biz de Can’ın Keio Universtesinden arkadaşlarıyla buluştuk. Güzeldi , evet.
Merhaba,
Evet çok uzun zaman oldu. Ya da zaman kısa aslında ama çok fazla şey yaşadığımız için insan çok zaman geçti zannediyor.En son Tokyo kulesine yaptığımız geziden bahsetmiştim. En son yazımdan bu yana 29 Ekim, Halloween ve Nihon Bunka Hi geçti. Sırasıyla hepsinden söz etmeye çalışacağım.
29 Ekim’i Tokyo’da Türk Konsolosluğu’nda verilen davette kutladık. Türk Konsolosluğu’nu ve önünde dalgalanan bayrağımızı görünce ne kadar sevindiğimi tahmin edersiniz. İçerdeki Türk yemekleri ve döner zaten bu mutluluğumu ikiye katladı
) Kapıda bizi büyükelçimiz karşıladı. Yani bizi derken yanlış anlaşılmasın, bütün davetliler aynı şekilde ilgiyle ve nezaketle karşılandı. İçeride Türk, Japon, Hintli ve daha birçok ülkeden davetli vardı. Tabi herkes muhteşem Türk yemeklerinin bulunduğu masa etrafında toplanmıştı. Bence menu için daha iyi yemekler seçilebilirdi ya neyse. Bu arada yemeği fazla kaçıran yaşlı bir Japon amca fenalaştı. Hem de benim tam önümde !! Adamcağız ayagımın dibine serildi, ben şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırdım. Yerde öylece titremeye başladı ve ben de dondum kaldım. Sadece ağlayabildim, çünkü öldü sandım. Neyseki Japon arkadasımız Takuto san, nam-ı değer Keşanlı Ali, adama ilk müdaheleyi yaptı. Sonra da davetliler arasında bulunan 2 doktor yetişti. Davetliler arasında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun çok sayıda kişi avrdı, hepsiyle tanıştık. Hatta Tokyo’daki Boğaziçi Mezunları için bir de topluluk kurmuşlar, belli günlerde bir araya geliyorlarmış. Bir sonraki toplantıya biz de katılacağız umarım Can’la. Bu arada davet bitmesine yakın , bizi kapıda yakalayan oldukça sevimli bir hanım kim oldugumuzu sordu. Blogumu okuyormuş megersem, ordan tanımış:) Kendisine bir kere daha tesekkür ediyorum burdan , takip ettiği için. Sevgiler..
29 Ekim’de konsoloslukta çekilmiş bir fotografı da burdan paylaşıyorum.

Ve evet ikinci güzel hadise : Cadılar Bayramı..Cadılar Bayramı’nda Haruka, Sachiho, ben, Güneş, Berkay ve Cansu hep beraber Rippongi’de bulunan bir gece klübüne gittik. Ama gitmeden önce kıyafet almak için Shinjuku’ya ugradık. Haruka ve ben aynı kıyafeti aldık, takım olduk. İkimizde cadı şapkası ve pelerin aldık. Çok güzeldi. Shinjuku’da insanlar rengarenk olmuşlardı. Ama cadılar bayramının asıl amacı olan korkunç giyinme olayı biraz sapmış, daha çok “kawaii” olma çabalarına girilmişti. Gittiğimiz gece klübünde Japonlar değil de yabancılar çoğunluktaydı. İlerleyen saatlerde herkes iyice sarhoş olunca ortam hiç çekilmez oldu benim için. Çünkü ben içki içmiyorum, hani o kadar sarhoşun arasında ayık olmak biraz tuhaf oldu
) Bu arada Rippongi’de karsıdan karsıya gecerken Güneş ve ben, arkadaşlarımızı kaybettik. O sırada yanımıza Türk bir bey geldi. Eğer okuyorsa kendisinden özür diliyorum, biraz kaba davrandım sanırım, arkadaşlarımızı kaybettiğimiz için biraz paniktik. Neyse cadılar bayramıyla ilgili fotoyuda da burdan sizinle palaşıyorum.

Pazar günü Can ve ben Akihabara’ya gittik. Nihayet kendime elektronik bir kanji sözlüğü alabildim. Daha doğrusu DS aldım, ne cd si koyarsanız onu çalıştırıyor. Elim kadar ve pembe. Ve gercekten elim ayagım oldu, çok işime yarıyor. Ha bu arada bir de Sony marka sok-nwz-w202 model muhteşem bir player aldım, 2 ay önce sürülmüş piyasaya ve hani nasıl desem , Japonya’da aldığım elektronik eşyalardan en çok onu seviyorum. Çünkü sağdan soldan sarkan kablosu vs. yok, gayet pratik ve güzel. Sözlüğe ve player’a toplam 240 dolar ödedim. Evet biraz fazla oldu.
Ve bugün…. Bugün Harajuku’da bulunan Meiji Jingu Shrine’e gittik. Çünkü bugün Japonya kültür günüymüş. Anayasa ilan edilmiş ve imparator bilmem kaçıncı Meiji’nin doğum günüymüş. Sabah 10′a doğru törenleri izlemek için tapınaktaydık Can ve ben. Ok atma merasimi yapıldı. İlgimi çeken şey ise şuydu bütün okların üstünde inek resmi vardı ve daha başka yerlerde de inek figürleri gördüm. Hatta en güzel inek yarışması yapılmış, seçilen ineğin fotografı bile konulmuştu. Hey Allahım:)) Bu inek olayının sebebini sordum, hani ne biliyim kutsal bi yönü veya tarihsel bir anlamı falan mı var diye, cevap alamadık. İlginç.

Törene gelen bütün küçük çocuklara geleneksel kıyafetler giydirilmişti. Hatta ailece geleneksel kıyafetler giyenler de vardı. Ve bol bol fotograf çektiriyorlardı. Neyseki bizim de çekmemize izin verdiler.

Son olarak yazılarımı takip eden ve ilgi gösteren, Facebook’tan ekleyen herkese teşekkür ederim.
Görüşmek üzere.
Evet, çogunuzun tahmin ettiği üzere bugün Tokyo Kulesine gittik. Kule gayet güzeldi ama kuleden çıktıktan sonra bulduğumuz tapınak , bence çok daha güzeldi.
Baştan başlıyorum oyleyse….Tabi alıştığınız üzere Can’la buluştuk yine
Ben Tamaguchi’ye gittim, Can beni istasyonda karşıladı saolsun. Beraber, onun okulu (Keio Üniversitesi) ne yakın bir Hint lokantasına gittik. Girince zaten hemen kendinizi Hindistan’da gibi hissediyorsunuz. Adamlar konsepti yakalamışlar yani. Burda gayet uygun fiyata doyduk. Ya her seferinde doyuyoruz zaten ama sonra aklıma yediğim seylerin görüntüsü gelince gercekten cok kötü oluyorum, midem bulanıyor. Neyse burdaki Hintli aşçılarla sohbet ettik acık. Bir tanesi bizi Yeni Zelanda’lı sandı. Ahaha, bu da ilginç bir yaklaşım tabi
Neyse bize burda Hindistan’a ait lamme idi sanırım adı, bi içecek verdiler. Bildiğiniz ayran ama şekerli
) Biz alt üst olduk tabi, bi de ikram ettiler, hani içmesek de olmaz. Sonra Türkiye’de biz bunu tuzlu içiyoruz dedik. Adam da saolsun anında tuzlusunu yaptı ve önümüze koydu. Hasretle içtik ayranı. Tadı güzeldi. Bu lokantayı çok sevdim ben. Ekmek bile yedik.
Sonra Tokyo Kulesi’ne doğru yürümeye başladık. Yolun üstünde küçük bir otera bulduk. Daha önceki oteralardan pek bi farkı yoktu. Ben oteranın içine girdim, kimse yoktu. İbadet edilen yere oturdum ve gözlerimi kapatıp, meditasyon rolü yaptım.

Neyse oteradan çıkıp yolumuza devam ettik. Veee nihayet Tokyo Kulesi’ne ulaştık. Gündüz gözüyle hani ne yalan söyliyim, pek de güzel durmuyordu. Kırmızı bir demir yığını dersiniz.

Kulenin içine girdikten sonra hemen ilk katta hediyelik eşya dükkanları var. Tokyo Tower konulu birçok eşya var: anahtarlık, kalem, minyatır kule vs. Ben kendime küpe aldım. Tokyo Kulesi şeklinde küpe. Çok güzel. Çok beğendim..
Tokyo Kulesi ile ilgili olarak eleştirmek istediğim birşey var : asansör sistemi. Ya tamam asansör var eyvallah, ama asansörün önünde kuyruk oluyo insanlar , inmek çıkmak , asansör kuyruğu işkenceye dönüşüyor gercekten.
Kule ziyareti için 2 opsiyon var: birincisi 150 metreden main observation seceneği, 2. si 250 metreden special observation. Biz ikisini de yaptık. Ama şöyle birşey var, fiyatlar gerckten cok yüksek. Yolunuz düşer de Tokyo Kulesi’ne giderseniz, tedarikli gidin derim. Çok masraflı bir gezi sizi bekliyor çünkü.
Kulenin içi gayet güzel dizayn edilmiş. Lokanta, kafeterya, hediyelik eşya dükkanları, akvaryum, ve guiness müzesi var. Tabi akvaryum ve müze ayrıca ücrete tabi, biz buralara giremedik . 2. gidişimizde gricez umarım.
Kuleden bakınca kelimenin tam anlamıyla bütün Toyo ayağınızın altına serilmiş gibi oluyor. Heryer göznünüzün önünde ve aşağı bakınca başınız dönüyor. özellikle 250 metre gercekten cok heyecan verici!!! Ha güzel bir ayrıntı daha, kulede bazı yerlerde zemine camdan pencereler yapılmış, ordan aşağı bi bakıyosunuz, aman Allahım, nefes kesici..

Akşama kadar kulenin içinde kaldık sanırım. Hava kararmak üzereydi çıktığımızda. Sonra yukarıdan kuleden gördüğümüz, inince buraya mutlaka gidelim dediğimiz devasa ve muhteşem tapınağa gittik. Japonya’da gördüğüm en güzel şeylerden biri bu oteraydı , hiç düşünmeden ilk 3′e alırım
Şansımıza tapınağın içinde bir grup hatta baya büyük bir grup din adamı ayin yapıyordu. Ayin demek dogru mu olur bilemiyorum, ibadet ediyorlardı diyelim. Hepsi yere oturmuş ve tuhaf bir ses tonu ile Buda diyorlardı. O kadar yoğun bir tütsü kokusu vardı ki anlatamam. Kimbilir ne kadar tütsü yakmışlardı…?!
En güzeli ise tapınak ve Tokyo Kulesinin arka arkaya olmasıydı. O kadar muhteşem bir görüntü ki bu, birbirine çok yakın ama aslında çok uzak iki şeyin bir bütün olması ve mükemmel bir uyum ile birbirlerinin içinde erimesi diyebiliriz…. 
Sanırım Türkiye’ye dönünce en cok bu akşamı özleyeceğim…
Bu sabah dersim 10:40′taydı ama ben sabah 9′da yurttan cıktım. Ve bisikletle kampüse çok yakında bulunan Budist Tapınağı’nı ziyaret ettim. Sabah sabah kimsecikler yoktu tabi. Kapıda yaşlı bir teyze ve bir de adam vardı. Burası tapınak mı diye sordum ve evet cevabını alınca içeri girip giremeyeceğimi sordum. Gayet güler bir yüzle evet dediler ve fotoğraf çekmek de yasak değilmiş. İşte bu süper dedim. kapıdan girerken ayakkabılarımızı çıkarıyoruz , ancak bu aşamada beni kötü bir sürpriz bekliyordu : İçerde bir köpek vardı ve bana saldırdı. Ben tabi çığlık çığlığa koşturmaya başladım. Japonlar halime çok güldüler. Ve neyse nihayet tapınağa girdik. İçerisi inanılmaz ihtişamlıydı ve çoğu şey altın sarısı rengindeydi.

Buda’nın önünde tütsü yanıyordu, adam tütsüyü içime çekmemi söyledi. Ben de çektim ve öksürük krizine girdim. Direk içine çekme, ellinle salla öyle yap dedi. Bu kez öksürmedim neyseki ve tütsüyü iyice içime çektim. Sonra ellerimizi birleştirdik ve Budist duası okuduk . Zaten tek kelimelik bir duaydı
Aminadaibutsu.Yanlış hatırlamıyorumdur umarım . Neyse sonra adam bana bu Tapınağı kuran kişinin heykelini de gösterdi, ona da dua ettik . Bana tespih nasıl tutulur vs. herseyi gösterdi. Çıkarken bir de Budist ibadeti rehberi ve bir kutu tütsü hediye ettiler . Benim için yaşadığım en ilginç tecrübelerden biriydi bu sabah.

Sonra okula geldim ve derse girdim. Derste herkes 1-2 dk kadar kendini tanıttı ve o kişiye sorular soruldu. Ben de tanıttım tabi. İstediğim kadar etkili bir sunum olmadı sanırım. İspanya’dan gelen Laura adlı kız da bana soru sordu. Ben sunumum sırasında müze gezmeyi çok sevdiğimi, eğer japoncam yeterli seviyeye gelirse, Tokyo Müzeleri ile ilgili bir rehber yazmak istediği söylemiştim. O da bana ne tür müzeleri sevdiğimi sordu. Ben de yaşadığım şehir İstanbul’un uzun tarihinden dolayı, ister istemez tarihe ilgim oluştuğunu ve bu yüzden tarihi eserlerin gösterildiği müzeleri sevdiğimi söyledim.
Sonra herkes yanındaki arkadaşıyla japonca sohbet etti. Hoca da arada grupların yanına gidip sohbetlerini dinledi. Bana yine Hindistan’dan gelen kız Silpa denk geldi. Silpa 32 yaşındaymış. Hindistan’da ingilizce öğretmenliği yapıyormuş. Dönünce de Japonca öğretmenliği yapmak istiyormuş. Yaklaşık 1 yıldır Japonya’da bulunuyor ve geldiğinden beri tam 10 kilo zayıflamış. Onların dinine göre hiçbir canlının etinin yenmemesi gerekiyormuş. Silpa da haliyle burda aç. Çünkü eğer balık tüketmiyorsanız, cidden işiniz zor Japonya’da. Silpa Türk yemekleri hakkında sorular sordu. Ekmek gercekten cok mu ucuz dedi. Ben de evet dedim, ekmek bizim için çok temel birşey. Her öğünde mutlaka yiyoruz dedim. Sonra Silpa bana gözlerimin çok güzel oldugunu söyledi ve ben de Hint filmlerini izlediğimi, çok ilginç dansları oldugunu ve o filmlerde de çok güzel gözlü kadınlar oldugunu söyledim. Sonra neden kaşlarının arasına o kırmızı şeyi yapıştırdıklarını sordum. İnançları gereğiymiş. Silpa ile konuşmak güzeldi. Burda bu kadar uzun süre sohbet ettiğim ilk yabancı o. Japonlar hariç tabi.
Dersten sonra tapınak keşfine devam ettim. Bu sefer daha uzaktaki bir istasyona gittim ve bu arada kayboldum, birkaç kere de bisikleti sağa sola tosladım. Ama bu detayları tabiki size anlatmıcam
Yine bi tapınak buldum ama maalesef içine girilmiyomuş. Ben de sadece mezarlığa baktım. Ölüleri yakıyorlarmış ve kemiklerini bu mezarlara koyyuyorlarmış.

Daha sonra arkadaşlarım Sachio, Haruka ve Toshi ile akşam yemeği yedik. Yemekhanedeki bir Japon iskambil kağıtları ile çok güzel numaralar yaptı. Bana da öğretmesini rica ettim, biraz zor bugün olmaz, daha sonra zaman olunca öğreticem dedi.
Durmak yok, keşfe devam…
Japonya’da muhteşem bir pazar gününe gözlerimi açtım. Yataktan biraz mahmur biraz isteksiz çıktım. Biraz odayı toparladım , sonra kendimi yollara vurdum. Hava çok güzel ve güneşliydi. Tıpkı yaz gibi. Çok sıcaktı hava, oyleki yazlık giyindim. Bisikletle kampüsün etrafını keşfetmeye devam ettim. Bi kaç gündür genelde bisikletle gittiğim yolun aksi yönünde gezmeye başladım. Bu ters yön benim daha çok hoşuma gitti, çünkü bildiğiniz günlük yaşantının devam ettiği, şipsirin japon evlerinin bulunduğu, çamaşırların asılı oldugu, sokaklarda cocukların oynadığı yerler hep bu ters yönde. Ben de Musashi-sakai yönünde gezmeyi bu yüzden cok sevdim.
Bisikletle 5 dakikalık mesafede tapınak oldugunu düşündüğüm bir yer buldum. Ve burda bir de mezarlık var. Mezarlık bizimkilerden biraz farklı tabi, en azından mezar taşları.

Mezarlığın girişinde küçük bir Buda heykeli ve yan tarafta ise bir heykel dükkanı var. Bu heykel dükkanında Japonya’nın meshur “para gelsin” kedilerinden falan vardı. Neyse sonra ben tapınak oldugunu düşündüğüm yapının içine girdim ama etrafta kimsecikler yoktu. Ve en içeriye girmeye de cesaret edemedim dogrusu. Pazar günü diye muhtemelen ziyaretçi kabul etmiyorlardır.

Umarım tapınak oldugunu düşündüğüm bu şey başka bir şey değildir
) Neyse bisikletle yola devam ediyoruz. Yan tarafta yol boyunca uzanan ağaçlar görüyorum ve oraya girmek istiyorum. Biraz daha ilerleyince giriş kapısını buldum nihayet. Ve tam anlamıyla cennete düştüm!! Ben ömrümde bu kadar büyük, bu kadar güzel, bu kadar yeşil bir park daha görmedim. Bu nasıl birşeydir , düşünün herbir yerinden huzur fışkırıyor. İnsanlar gülüyorlar, mutlular ve herkes huzurlu. Çocuklar koşturuyolar böyle sağınızdan solunuzdan. Bisikletliler için ayrı yollar yapılmış, yolun 2 yanı ağaç dolu. Temiz havayı içime cekerek, kulağımda en güzel şarkılarla ve dünyanın en güzel yerinde ben bugün huzuru hisettim. Huzur, evet!! Japonya nasıl bir ülke derseniz, kesinlikle huzurlu derim. Öyle ki, sokakta gördüğüm insanların yüzünde, gözlerinin içinde bunu görüyorum. Ve buna bugün artık emin oldum.

Bu adını bilmediğim park o kadar büyüktü ki, bisikletle geze geze bitiremedim. En son pirinç tarlalarının arasında buldum kendimi. Bu da ayrı bir güzellikti. Yine iki yanı ağaçlı muhteşem yollar, ortadan hüzünlü hüzünlü kıvrılan bir dere, derenin üzerinde kopruler ve yükseklere yapılmış japon tarzı ihtişamlı evler ve mis gibi bir hava. Bu yollarda bisikletle gezmek Japonya’da yaptıgım en güzel şeylerden biriydi. Bi dahakine yanıma kitap alıp, bi ağacın altını mesken tutucam.
Parkta küçük bir de göl vardı ve insanlar bu gölün etrafında balık tutmaya çalışıyorlardı. Sanki insanı mutlu edebilecek hersey bilerek bu parka konmuş gibiydi.

Biliyorum bol bol fotograf istiyorsunuz, bazılarınız da beni merak ediyorlarmış, Facebook’tan mesaj gönderenleriniz de oluyor. İlginiz için teşekkür ederim, elimdn geldiğince fotograf eklemeye ve yazmaya devam edeceğim.
Sevgiler.