みくさ あきふみ さん、
どうも ありがとう ご座います。 先週 は 私 の 生活 で 今 まで したことの 中 で 一番 面白くて 忘れない 経験 でした。
どうぞ イスタンブールへ いっらしゃってください 。
Herkese Merhabalar,
Bu yazımda geçen hafta yaşadığım tapınak maceramı anlatmak istiyorum ama önce söylemek istediğim başka şeyler var. Benim bu blokta yazdığım şeyler kendi gözlemlerim ve tecrübelerimdir. Genel geçer doğru bilgiler olarak almayalım lütfen. Bazen kavramları yanlış kullanıyor veya gördüğüm yerlerle ilgili yanlış bilgiler veriyor olabilirim. Buraya gelene kadar Japonya ve Japon kültürü ile ilgili bilgim benim de çok azdı. Hala da yeterli değil tabi. Ben de hala öğrenme ve tecrübe etme sürecini yaşıyorum, bu süreci de elimden geldiğince sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. O yüzden yazdığım şeylerde hatalı bilgiler olabilir, lütfen sizler de araştırın ve benim de yakaladığınız hatalarımı düzeltin lütfen. Çünkü ben de en az sizler kadar Japonya’yı ve Japon kültürünü seviyor ve öğrenmek istiyorum, bu süreçte hepimiz bildiklerimizi birbirimizle paylaşır ve hatalarımızı kırıcı olmayan bir uslupla düzeltirsek daha iyi olur diye düşünüyorum.
Ve evet arkadaşlar, ben geçen hafta Nagoya’ya yakın küçük bir budist tapınağında kaldım. Nasıl bağlantı kurdum, bu tapınağı nasıl buldum, beni nasıl kabul ettiler ve neler yaptım hepsini sizlere de anlatacağım.
Şu an exchange öğrencisi olarak bulunduğum Tokyo Gaidai ‘de Türkçe bölümü olduğunu daha önceki yazılarımda yazmıştım. Bu bölümde görev yapan Osmanlı Tarihçisi Shimizu Sensei ile sohbet ederken, tapınakta yaşamak istediğimi , budist rahiplerin yaşantısını merak ettiğimi söyledim. Tesadüfe bakın, Shimizu Sensei’in üniversite yıllarından bir arkadaşı rahipmiş. Beni misafir olarak kabul edip edemeyeceklerini arkadaşına soracağını söyledi. Aslında 10 yıldır hiç görüşmüyorlarmış. Shimizu Sensei benim için çok uğraştı, kendisine ne kadar teşekkür etsem az.
Neyse bir süre sonra budist rahipten red cevabı aldık. Muhtemelen durduk yere, bir yabancıyı yaşantılarına almak istemediler diye düşündüm. Ve neyse dedim, başka tapınaklar araştırırım ben de. Derkeeeen, 2 hafta kadar sonra Shimizu Sensei’den bir mail aldım. Rahip arkadaşı beni kabul etmiş. Kalabileceğim tarihleri de bildirmiş. Ama önce budist rahibe mail atarak kendimi tanıtmam, neden tapınakta yaşamak istediğimi açıklamam gerekti. Ben de Shimizu Sensei’in bana yapmamı söyledği herşeyi yaptım. Ve sonra Nagoya’ya gidiş -dönüş otobüs biletlerimi alarak, sırt çantamı hazırladım ve yollara düştüm.
Otobüse bineceğim akşam Tokyo’da inanılmaz kar yağdı. Ben de ne olur ne olmaz deyip , otobüs saatinden baya bi önce Shinjuku’ya gittim. Kar yağdığı için bir kafede oturdum ama yakın arkadaşlarım bilir, ben öyle saatlerce aynı yerde oturamıyorum. Aptallık edip o karda fırtınada kafeden dışarı çıktım ve saatlerce kar altında yürüdüm. Ve tabiki dondummm. Neyse güç bela otobüze bineceğim yeri buldum ama bu arada yaşadığım bazı aksilikler yüzünden sinirlerim çok bozuldu ve bi an kendimi çaresiz hissedip ağladım. Otobüs şirketi çalışanlarından biri, karda kışta kalmış, tepeden tırnağa kadar ıslanmış, otobüsünü bir türlü bulamayıp bi köşede ağlayan bu zavallı yabancıya inanılmaz bir şefkatle yardım etti, otobüsünü buldu ve eşyalarını yerleştirmesine kadar yardım edip , ayrıldı. Belki bunu hiçbir zaman okumayacak ama ona da burdan çok teşekkür ediyorum.
Akşam 23:00′da otobüs hareket etti. Sabah 6 civarı Nagoya istasyonunda otobüsten indim. Ve Kuwana’ya gitmek üzere trene bindim. Kuwana’dan tekrar aktarma yaparak Tado’ya vardım. Kaldığım tapınak Tado’da idi. Biraz Tado’dan bahsedecek olursam; oldukça küçük ve şirin bir yerdi. Benden önce, çooook yıllar önce buraya bir yabancı gelmiş, ama nereli olduğunu bile unutmuşlar:) Çok küçük bir yer olduğundan (bildiğiniz köy), hemen ünüm yayıldı. Tapınağa bir yabancı gelmiş!
Tado bir dağ yamacında ve içinden bir de nehir geçiyor. Nehir burda yaşayan halk için hayati önem taşıyor. Bu nehirde yaşayan , Tado’ya özgü balıkların adı da “Namazu” imiş.

Tado istasyonunda indikten sonra , Rahip Akifumi Mikusa san’ı cep telefonundan arayarak geldiğimi haber verdim. Bana istasyon önünde beklememi söyledi. Merakla bekledim, acaba nasıl birisiydi? Böyle gözümde kafasını kazıtmış turuncular içinde birisi canlanıyordu. Bildiğiniz stereotype yani:) Ama arabasından inen , kot pantolonlu , gözlüklü ve bana Türkçe ” Merhaba” diyen japonu görünce şaşırdım. Arabaya bindik ve tapınağa gitmek üzere yola koyulduk. Tapınak istasyondan çok uzak değildi. Ve nihayet tapınağa vardık.
Tapınağımız bir Budist tapınağı idi. Bahçe içinde yer alıyordu tabi. Rahip ve ailesi (annesi, eşi ve 3 minik güzel yavrusu ) tapınağa bir koridorla içeriden bağlı ayrı bir bölmede yaşıyorlardı. Kapıda ilk geldiğimizde rahip Akifumi Mikusa san ” tadaima” dedi ve eşi hemen kapıya gelerek “okaerinasai” diyerek, beni selamladı.
İçeriye buyur edildim. Girişteki salona. Kahvaltı yapıp yapmadığım soruldu, kahvaltı yaptığımı söyleyince yeşil çay ikram edildi.
Daha sonra rahip bey (rahip bey ne ya ? neyse..) gitmesi gereken yerler olduğunu, hemen döneceğini , benim de yukarıda odamda biraz dinlenebileceğimi söyledi. Ben de gece uyumadığımı, biraz dinlenmenin iyi olacağını söyledim. Ve benim için hazırlanan odaya gidip, eşyalarımı yerleştirdim. Buraya kaldığım odanın fotoğrafını ekliyorum.

Odaya eşyalarımı yerleştirdim. Odada ihtiyacım olabileceğini düşünerek aspirator, elaktirikli soba, peçete, askı vs. konulmuştu. Güzel bir uyku çektim sevgili arkadaşlar. Gerçekten otobüs yolculuğu bu kez beni çok yormuştu. Sonra “gohandesu” sesi ile uyandım. Sesin sahibi rahip beyin eşi Mikusa Kimuko san idi. Hemen yüzümü yıkayarak mutfağa indim. İlk yemeğimizde çocukların hiçbiri yoktu, okuldalarmış. Biraz bu tapınakta gördüğüm sofra adabından bahsetmek istiyorum: Herkes masaya oturmadan yemeğe başlanmıyor. Herkesin yemeği tabaklara konulup onune indirilmiş oluyor. Hani ortadan uzanıp yenen bir şey olmuyor. Bütün japon aileleri gibi onlarda “itadakimasu” diyerek yemeye başlıyorlar. Her öğünde gohan yeniyor tabiki. Yemekten sonra herkes yediği yemeklerin tabaklarını üst üste koyuyor ve musluğun yanına indiriyor ve yemek bitince tekrar selamlama yapılıp, yemek olayı bitiriliyor.
İlk öğlen yemeğmizin ardından rahip bey beni yanına çağırdı ve bugün çanı benim çalmamı söyledi. Berberce bahçeye gittik. Saat tam 12 idi ve 9 kere çan çaldım. Rahip bey şaşırdı, döndükten sonra büyükanneye çan sesini duyup duymadığını sordu. Benim çok güçlü olduğumu söyledi. Bu kadar hızlı çalabilmeme şaşırmışlar.


Gittiğim ilk gün beni Tado’da bulunan büyük bir Shinto Tapınağı’na götürdüler. Budistler evet ama benim tapınaklara olan ilgimi ve merakımı Shimizu Sensei den öğrenmişler. İlk gün aslına bakarsanız hala yolun yorgunluğunu, hiç tanımadığım insanlar arasında olmanın tedirginliğini yaşıyordum . Bulunduğum ortam Tokyo’dakinden çok farklı idi elbette. Gittikçe azalan geleneksek yaşam tarzının korunduğu ve modernleşme ile çok güzel entegre edildiği bir aile ortamında, gerçek japon kültürünü yaşamak ve görmekl benim için mükemmel bir tecrübe idi. Herneyse ilk gün tanışmakla, sohbet etmekle , birbirimizi anlamaya çalışmakla geçti. İlk gğn akşam üzeri tapınakta ilk dua yapıldı. Civardaki inanan insanlar tapınağa geldiler. Rahip bey cemaat önünde duasını yaptı, daha sonra bir başka rahipte cemaate konuşma yaptı ama itiraf ediyim burda konuşulan japoncayı anlamak gerçekten çok zordu.
Ne diyorduk evet shinto tapınağını ziyaret ettik, kmsecikler yoktu. Meğerse tapınak ziyerete kapanmış, akşam olduğu için. Neyse ben yine de foto çektim. Buyrunuz.

Shinto tapınağından sonra, taaaa dağların yukarısında ıssız bir yerde yaşayan kadın rahibi (ya da en doğru ismi ile monk ) ziyarete gittik. Of hayatımda bu kadar heyecan yaşamadım ben. Arkadaşlar o hep filmlerde falan görüyoruz ya, kafasını kazıtmış, kendini adamış, dünyevi zevklerden uzaklaşmış uzakdoğu rahipleri falan, tam oyle birisiydi işte. Kadın rahibin saçları kazılı idi ve oldukça yaşlı idi. Bizi içeri buyur etti. İçerde ağır bir tütsü kokusu vardı. Yeşil çay ikram edildi. Rahip bey beni tanıştırdı. Yaklaşık 15 dk kadar sohbet ettik. Eskiden kadon rahiplerin evlenmelerinin yasak olduğunu ve saçlarını kazıtmalarının sart olduğunu söyledi, ama şimdi artık bu kurallar değiştirilmiş. Kendisi hala eski kurallara göre yaşıyor tabi. Eğer onun gibi kadın rahip olmak istersem ne yapmam gerektiğini sordum. Okul varmış. 2 yıl içinde ben de olabilirmiş. Saolsun bana kendi eliyle yaptığı bir çanta süsü hediye etti. Hayatımda ilk kez böyle bir insandan hediye aldım. Rahatsızlık vermek istemediğimden fotoğraf çekmeyi teklif bile etmedim. O tütsü kokulu odada , yeşil çay içerek yaptığımız sohbet benim için hayatımın en önemli hatırasıydı belki. Bir daha muhtemelen elime geçmicek bir fırsattı.
Akşam yemeğinde bütün aile bir arada idi. Sonra herkes tekrar kendini tanıttı. Çok eğlenceliydi. Rahip bey küçük çocuklarını tanımamazlıktan geldi. Aa sen kimsin falan dedi: Bu arada rahip beyin 3 küçük yavrusu var. 2 kız 1 erkek. Hepsi muhteşem çocuklardı. Gerçek japon kültürü ile yetiştirilen bu çocuklar beni benden aldılar. Nezaketleri, zekaları valla kendimden utandım.
Yemekten sonra ufaklıklarla beraber origami yaptık. Evet yemekten sonra tv karşısında yayılmak yok. Tatami odasında oturup origami yaptık. Minikler her türli turna kuşunu yapmayı biliyorlardı. En küçük kıza gemi yaomayı gösterdim. 1 yapışta ezberleyerek beni kendisine hayran bıraktı.

Biraz bu 3 muhteşem yavrudan bahsetmek istiyorum. En büyük çocuk Masane chan. İlkokul 5. sınıf öğrencisi. Gercek bir hanımefendi olarak yetiştiriliyor. Tam bir japon. Keigo ile konuşmayı biliyor. Benimle konuşurken desu, masu ekleri kullanıyor. Annesinin bir dediğini 2. kez tekrarlatmıyor. Ve hafta sonları yeşil çay kursuna gidiyor. Origami yapıyor. En zor origamileri bile becerebiliyor.

2. çocuk , Humihiro chan, evin tek erkek çocuğu ve muhtemelen geleceğin rahibi. Benim gittiğim tapınak Shin Budizm mezhebine ait bir tapınaktı ve anladığım kadarıyla bu mezhepte rahiplik babadan oğula geçiyor, çünkü tanıştırıldığım bütün rahiplerin babaları da rahipmiş. Kaldığım tapınağın rahibinin babası da rahipmiş. Herneyse Humihiro chan ilkokul 2. sınıfa geçmiş. Oldukça zeki ve biraz da yerinde duramayan bir çocuktu. Bazen elinde babylate ile gelip “asaboyo” deyip yüzüme oyle bir bakıyordu ki , hemen tamam oynayalım diyordum. Bu arada Humihiro chan bana oseru adlı bir de oyun öğretti. Akşam yemeklerinden önce oynadığımız bir oyundu. 5 dk kadar, fazla uzun değil. Bizdeki dama benzeri bir oyun. Akşamları Humihiro chan bana kitap okurdu, ben de not çizelgesine değerlendirme yapar yazardım. Çok güzel okumuşsa iç içe 2 yuvarlak.


Veee en küçük kız Harumi chan:) Ya nasıl anlatılır , nasıl tarif edilir boyle bir çocuk bilmiyorum. Ben hayatımda bu kadar güzel , bu kadar afacan bir varlık daha görmedim. Böyle bir zeka, boyle bir sevimlilik yok. Bazen odamda arkamı bi dönüyordum , kapı arasından sessizce beni izliyor. Bana karşı hiç yabancılık çekmedi, kucağıma falan almamı öpmemi hiç yadırgamadı. Çocuk her zaman çocuk. Küçük melek henüz 5 yaşında. Piyano çalabiliyor. Hiraganada yazıyor, temel kanjileri okuyabiliyor. Çok az da olsa keigo konuşuyor. Sofra adabına eksiksiz uyuyor Ona öğrettiğim gemi origamisini 1 kere de ezberledi. osero oyununda beni yendiği de oldu

Neyse efendim konuyu dağıtmadan devam ediyorum. Sabahları çok erken kalkıyorlar tahmin edeceğiniz üzere. Ama ben bi türlü uyanamdım, uyanamadım. Her sabah 9 civarı onlar ebni kahvaltı için uyandırdılar. Kahvaltılar genelde çok zayıf yapılıyor. Ya zeytin peynir olmayınca gerçi bana oyle geliyor belki de, neyse.
Orda bulunduğum süre boyunca hergün tapınaktaki dualara katıldım. En son cemaatten yaşlı bir amca ban gelip benimle tanışmak istediğini söyledi. İnsanlar benim kim olduğumu merak ediyorlarmış. Rahip bey’de bana cemaat önünde konuşmayı isteyip istemediğimi sordu. Ben de tabi konusurum dedim. Ve budist cemaatin karşısında, tapınakta, önce kendimi tanıttım. Sonra orada bulunma nedenlerimi açıkladım. Ve beni aralarına kabul ettikleri için teşekkür ettim. O güne ait fotoğrafı da ekliyorum.

Tapınakta dua ederken rahipler sırasıyla Buddha nın heykelinin bulunduğu platformun arkasından geliyorlar. Dizleri üzerine oturup, Sutra okumaya başlıyorlar. Cemaatte elindeki kitaplardan takip ediyorlar. Sutralar çincede yazılıymış. Ama japoncaları da varmış. Dua ederken Namu Amida Buddha diyorlar. Rahip bey bana bunun islamiyetteki Allahu Ekber ile aynı anlamda olduğunu söyledi. Bilemiyorum ben. Bununla ilgili yorum yapmak istemiyorum. Tapınağın içinde sigara içilebiliyor, birşeyler yiip içmek de serbest. Dua esnasında değil tabi.


Benim gittiğim süre içerisinde , kaldığım tapınakta özel bir festival benzeri bişeyler yapıldı. Yani tam festivalde değil ama bu mezhep için özel bir perioddu diyelim. Bu yüzden başka yapınaklardan rahipler de gelip dualara katıldılar. Tek tek bu rahiplerle tanıştırıldım. Dualar başlamadan önce ve bittikten sonra tatamili odalardan birinde oturup, yeşil çay içerek sohbetler ettik. Budist rahip denince akla gelen stereotype dan bahsettiler genelde. Kafası kazılı, turuncular veya özel üniformalarla gezen, normal kıyafetler giymeyen, hayattan soyutlanmış insanlar.. Evet eskiden böleymiş. Ama mezhebin kurucusu, uzun tatışmalar sonucunda bu düzeni değiştirmeye karar vermiş, ve ilk adım olarak da yine dindar bir aileden gelen bir kadınla evlenmiş. Artık rahipler evlenip çocuk sahibi olabiliyor, et yiyebiliyor, içki içebiliyor ve normal kıyafetler giyebiliyorlarmış. Hatta benim tanıltırıldığım rahiplerden birinin saç modeli ve top sakalı nedeniyle kendisie “fashion obousan” diye lakap bile takmışlar. Ama gerçekten hayatımda gördüğüm en yakışıklı japon erkek bu rahipti sevgili arkadaşlar. Hani ilk gördüğümde nutkum tutuldu. Çok genç ve afedersiniz ama vücudu mukemmeldi
Saçları falan, aman ne biliyim işte. Neyse sonra bu fashion obousan bana tanıştığımızın 2. günü tespih hediye etti, ben de teşekkür ederek aldım ve daha soraki dualarda bu tespihi seve seve kullandım. Buraya rahiplerle çektiğimiz fotografımı ekiyorum. Sağ yanımda oturan yakışıklı rahibe dikkat ! 
Sürekli tapınakta bulunmamdan sıkılacağımı düşünen Rahip bey ve eşi bana Tado’yu gezdirmek istediler. Ben de kabul ettim. Braber Tado Kulesi’ne gittik. 65 m. yüksekliğinde. Tabi Tado gayet küçük bir yer olduğundan sadece tarlaları ve Kuwana’dan geçen nehri görüyorsunuz. Bu nehir Kuwana için oldukça önemli. Sadece Kuwana nehrinde bulunan balığa “namazu ” deniyormuş. kuleden sonra müzeye gittik. Tado’dan geçen bu nehir bir halka şeklinde kıvranıyor ve bu halkanın içinda kalan kara parçasında aileler yaşıyorlar ve bu aileler kendilerine özgü bir kültüre sahipler. Bu kültüre “wajuu” deniyormuş. Bu kültürün tarih içerisindeki gelişimini görebildiğimiz bir de müze ziyareti yaptık. Eskiden araba vs. yokken gelinle damat evine gidene kadar bu nehri sandalla geçerlermiş. Müzede bu olayın balmum heykelini gördük. Fotoğrafını ekliyorum.

Çok dolu dolu günler geçirdim gerçekten, hangi birini yazacağımı şaşırıyorum şu anda. Hiçbir şeyi atlamak istemiyorum ama burda sizinle paylaşamayacağım konular da var.
Neyse, Tado’ya bi yabancı geldiğini duyan Tado’daki ilkokul yetkilileri beni okula davet ettiler. Rahip Bey de bana gitmeyi isteyip istemediğimi sordu, ben de giderim tabi dedim. İlkokul ve anaokulu ziyareti yaptık. Çocukların hepsi Türk dondurmasını biliyorlar, Maraş dondurması tabi ama onlar Türk dondurması diyorlar. Ve kebap tabi ki. Bunun dışında gelen soruları da çocukların en anlayabileceği şekilde cevaplamaya çalıştım.

En eğlenceli kısım da anaokul ziyareti idi. Ne yalan söyliyim kendimi uzaylı gibi hissettim
Çocukalr yüzüme oyle bi bakıyolardi ki.. Çocuklara Türk oyunu öğretmemi istediler. Ben de çatlak patlak öğrettim, bilmem bilir misiniz? Çocukalr bayıldılar. Sonra da taş , kağıt, makas oynadık. Bildiiğiniz çocuk oldum. Çok eğlendim. O güne ait fotoğrafı da ekliyorum.

Evin en büyük kızı yeşil çay seremonisi kursuna gidiyormuş. Döenmin son dersi olduğundan diploma verilicekti. Ben de davet edildim
Gerçi daha önce yeşil çay yapmışlığım ve seremoni görmüşlüğüm vardı ama yine de seve seve gittim. Minicik japon yavrular, çok büyük bir önem ve özenle yeşil çay yaptılar. En sonunda 2 tane öğrenci diploma aldı ve sensei leri onlara dedi ki : ” Yeşil çayla ilgili sadece çok az şey öğrendiniz. Yeşil çayı tam olarak öğrenmek çok zaman alır. Büyüseniz de, şirketler de çalışsanız ne olursa olsun yeşil çaya gereken önemi vermekten vazgeçmeyin”. Evet , zaten Japonlar da yeşil çayı gerçekten çok seviyorlar. Orda bulunduğum süre boyunca içtiğim yeşil çayın haddi hesabı yok. Neyse son olarak bana da yeşil çay yaptırdılar

Off derin bir nefes aldım ve devam ediyorum. Sevgili tatlı Japon ailem beni o civardaki en güzel ve de en geleneksel Japon restoranına götürdüler. Japon yemeği yedik tabi. Daha önce Japonya kralı da bu restorana gitmiş. Tatmide yerde oturup yedik yemeğimizi. İşte yediğim yemeğin fotosu .

Yemekten sonra Inabe denen bi yere , baya bi yüksekte bir yerdi, çiçek izlemeye gittik. Henüz sakuralar açmadı, kayısı ve şeftali ağaçlarının çiçeklerini izledik ama maalesef çok yağmur yağdığı için çabucak geri döndük.

Ve son gün akşam 8 de tekrar cemaat ile beraber tapınakta toplandık. Önce dualar edildi. Sonra Rahip Bey bize bir case sorusu sordu. Şimdi nu case ‘i ben de size yazıyorum :
Eskiden Kantata adlı bi adam varmış. Bu adam bir sürü insan öldürmüş ve bir çok insanın da evini yakmış. Neyse sonra bu adam cehenneme gidiyor. Tabi bir sürü insan da var cehennemde. Kantata sadece bir kere bir örümceğe yardım etmiş hayatı boyunca. Ve Buda bunu görmüş. Neyse cehennemde yukarıdan sarkan bir ip varmış. Kantata bu ipi görmüş ve bu ipe tutunarak yukarı çıkmış. Sonra bir çok insan da bu ipe tutunarakk yukarı çıkmaya çalışmış. Ama bir süre sonra bu ip kesik bulunmuş. Soru şu : Bu ipi kim kesti? A şıkkı ) ip çok fazla insan tutunduğundan ağırlık yüzünden kendiliğinden koptu . B şıkkı ) Buddha kesti c şıkkı ) Kantata kesti.
Rahip Bey 3 şıkkı tahtaya yazarak herkese tek tek cevabını sordu . Bana da sordu tabi. Sonra bu case ve şıklar üzerine konuşup tartıştık. Bu soru daha önce bir üniversitede exchange öğrencilerine de sorulmuş. Evet sizce cevap nedir? Ben bu yazıda sorunun cevabını yazmayacağım. Sizin cevaplarınızı bekliyorum. Bir sonraki yazıda case in çözümlemesini yazacağım. Tapınakta bulunan yazı tahtasını ve üzerindeki 3 cevap şıkkının bulunduğu fotoyu da ekliyorum.

Case bittikten sonra sohbete devam ettik. Bana islamiyet ve Türkiye hakkında sorular sordular. En ilginç soruyu Rahip bey’in küçük oğlu sordu : Türkiye’de geleneksel evler hangi maddeden yapılıyor? Hahaha, ne diyim, akıllı çocuk, zeki yavru
Bana şu ana kadar Türkiye ile ilgili çok soru geldi ama en güzeli buydu bence. Hani hep kebap, dondurma sorularından fenalık geldi … En son bütün cemaat ile beraber fotograf cektik tapınakta. Bu fotoyu da ekliyorum.

Ayyy yoruldum, ne çok şey olmuş. Neyse devam ediyorum. Orda bulunduğum süre içerisinde dediğim gibi birçok rahiple tanıltırıldım ve de bu mezhebin genel merkezine davet edildim. Mezhebin şu an başındaki kişi ile tapınak içinde Buda önünde uzun uzun sohbet ettik. Ben Buda nın bazı heykellerinde gördüğüm el hareketlerinin anlamlarını sordum. Aynı günün akşamı genel merkezde tanıştırıldığım bu rahip akşam yemeğine bizim tapınağa geldi.. Suşi yedik ve gelirken sağolsun bana mezhepleri hakkında yayınlar getirmişti. O akşam yemeğine ait fotoları da ekliyorum.

Ayrıca bu mezhebe bağlı “en aktif” kadın rahibin evine de gittik. 20 yıl kadar önce kadın hakları için bir mğcadele vermiş ve onun sayesinde su anda kadın ve erkek rahipler eşit konuma gelmiş. Bu kadın rahip de bana kadınlar ve budizm konulu bir kitap hediye etti. Farklı rahipler tarafından yazılmış bir kitap ama japonca olduğundan okumam oldukça zaman alıcak.
Ve son olarak bu muhteşem ailenin bana gösterdiği nezaket ve misafirperverlikle ilgili birşeyler söylemek istiyorum. Evin büyükannesi, tapınakta doğmuş. Bir rahip kızı yani. Ve sonra bir rahiple evlenerek bu tapınağa yerleşmiş ve oğlu da şu an rahip. Ben hayatımda bu yaşlı japon hanım kadar mütevazi, sıcak,kibar , misafirperver, böyle yumuşacık pamuk gibi ibr insan daha görmedim. Arigatou obaasan ! Ayrıca gelin-kaynana arasındaki ilişki de bütün türk kadınlarına örnek olucak cinsten.

Ayrıca bu 3 güzel yumurcağı ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Bana yaşattıkları bu güzel tecrübe gerçekten hayatım boyunca unutamayacağım cinsten bir anı.
Ve sevgili Rahip Bey, hoşgörüsü, nezaketi, beni dinlemesi, dinimi veya herhangi başka bir surumumu sorgulamaması benim için unutulmazdı. Değerli zamanlarını bana ayırdıkları için bu güzel insanlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim !

Ve son akşam gelirken, çocuklar tek tek bana mektup yazmış, beraber yaptığımız origamileri bir poşete doldurmuşlar. Hepsi bana kendince hediyeler hazırlamışlar. Büyükanne kendi elleriyle yaptığı bir çantayı ve pişirdiği mısır patlaklarını verdi. Tahip bey ve eşi beni arabalarıyla istasyona kadar götürdüler. Bana o yöreye ait tatlıları, Tado da yaşayan “namazu” adlı balığın resimlerinin bulunduğu örtüler, ve sutralar için kullanılan özel kitap ayraçlarını ve bir de tespihi bana hediye ettiler. Çok mutlu biraz da hüzünlü ama unutamayacağım anılarla döndüm. Bana verilen herşeyin topluca fotografını cektim . Onu da buraya ekliyorum .

Son olarak,, ya günah değil mi, neden hep tapınağa gidiyosun, camiye de gidiyo muydun falan gibi anlamsız ve de gereksiz yorumlar yapmayalım. Bu yazıları okuyan budist arkadaşlarımızn olabileceğini göz önünde bulunduralım lütfen. Gerçi ben her yorumu okuyor ve uygun bulduklarımı onnaylıyorum ama yine de bu konuda lütfen dikkat edelim. Ayrıca bu yazdıklarımın benim yaşadığım şeyler olduğunu, genel geçer doğrular olmadığını, içinde hatalı şeyler olabileceğini de unutmayalım lütfen. Yazım hatalrıı için de ayrıca özür dilerim. Gerçekten yoruldum ve de hiçkontrol edesim gelmiyor.
Selametle…
Merhabaaaaa,
Bahar tatiline kadarki kısmı anlatmaya devam ediyorum.
Sınavlar, dersler, quizler, ödevler ve de sunumlarla dolu bir dönem geçirdim. Çok fazla şeyle uğraştık ama dediğim gibi bence zor değildi. Yoğundu, sürekli koşturmaca içindeydim ama zor değildi. Ben Boğaziçi’nde girdiğim Japonca sınavları ile burdakileri kıyaslıyorum da , burdakiler cidden çok kolay kalıyorlar. İstanbul’da Mariko Sensei (Boğaziçi Üniversitesi Japonca Hocası) ‘in yaptığı sınavlar 6-7 sayfa olurdu ve de 3 saatte kan-ter içinde zar zor yetiştirirdik. Okuma- yazma ne ararsanız olurdu içinde. Kanjiler zor olurdu, okunuşları olmazdı. Çoktan seçmeli soru olmazdı. Ama burda olduğum sınavlarda, özellikle gramer sınavlarında hiç zorlanmadım. Zaten en yüksek notları da ben ve Peru’lu arkadaşım aldık. Bilemiyorum , belki exchange öğrencisiyiz diye fazla zorlamak istemiyorlardır bizi.
Dönem boyunca sınıfta yaptığımız şeyler içinde en keyifli olanlar bence sunumlardı. Genelde ülkenizle ilgili konular seçmeniz isteniyor. Ülkenizin sorunları nelerdir? Japonya ile farklılıkları nelerdir? Arkadaşlarım tarihe olan sevgimi bilirler. Ben genelde tarihi konuları seçtim. Osmanlı minyatürleri ile ukiyo-e kıyaslaması , hamam ve onzen kıyaslaması vs. Genelde de en fazla soru bana soruldu hep. Her sunumu ciddiye aldım ve kimsenin yapmadığı kadar hazırlık yaptım sanırım. Resimler, posterler vs. İlgi çekiyor haliyle.
Sunum yaptığım yer sadece kendi sınıfım değil. Civardaki ortaokul ve ilkokullara da gidip sunum yaptım. 1 buçuk saat kadar süren ve ülkemizi anlattığımız sunumlar bunlar. Japon çocuklar en çok van kedisi ve Nasreddin Hoca ile ilgileniyorlar her seferinde. İşin en güzel yanı da şu ; sunum yaptığım okuldaki öğrenciler bana mektup yazmışlar. Çoooook sevindim. Hadi bi itiraf: bazılarını okumakta zorlandım. Bilmediğim kanjiler var ya…. İkinci güzel şey ise şu: Japon okullarına gidip gözlem yapma fırsatı bulmuş oldum. Gözlemlerimi sizinle paylaşacağım tabi.
Okula girerken ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz. Girişte dolaplar var , oraya ayakkabılarınızı bırakıp yerine terlik giyiyorsunuz. Okulların içi tertemiz. Çocuklar gayet sakin ve de kibarlar. Son gittiğim ilkokuldaki afacanları saymıyorum. Çok küçüktüler gerçi, o kadarı normal:) Biz gitmeden gerekli bütün hazırlıklar yapılmış oluyor. Sınıfın oturuş şekli, hatta sorulucak sorular bile hazırlanmış oluyor. Çocuklar hiç gürültü yapmadan dinliyorlar. Bizdeki gibi öğretmene karşı bir saygı durumu söz konusu. İlk sunum yaptığım okuldan ayrılırken, çocukların yerleri sildiğini gördüm. Sonra öğrendim ki, Japonya’da “hademe” olayı yokmuş. Okulu çocuklar temizliyormuş. Hatta Türkçe bölümündeki Japon Hocalardan biri kendisinin ilkokul öğrencisiyken tuvalet bile temizlediğini söyledi. Ama şimdi bazı Japon aileler bu duruma tepki gösteriyorlarmış. Okullar ise bunun gerekli olduğunu savunuyorlarmış. Bana sorarsanız , bi yere kadar çocuklara temizlik vs. yaptırılabilir, abartmadan.
Şimdi çocukların yazdığı mektuplardan birinin fotoğrafını ekliyorum .

Şubat ayının 11. günü Japan Foundation Day idi. Biz de Japonya’da bulunan mezun ve öğrenci Boğaziçililer olarak toplanıp, Harajuku’ya yapılan gösterileri izlemeye gittik. Çok soğuk bir gündü gerçekten. Kutlamalar bizdeki 29 Ekim , 23 Nisan gibi, öğrencilerin çeşitli kıyafetlerde yollarda dans, bando olayına girdikleri türden. Bi de ortalıkta pantolonsuz Japonlar vardı. Soğuğa rağmen iyi dayanıyorlardı gerçekten. İlginç bir şey: kami-sama nın taşındığı arabalar geçiyor , bütün Japonlar Kami-sama’yı taşımaya çalışıyorlar vs. Büyük davullar , uzun bir konvoy… Kutalamalar bitince Meiji Jingu Tapınağı’nı da ziyaret ettik, ve soğuk ve de yorucu bir günü daha bitirmiş olduk. O güne ait bir fotoğrafı da ekliyorum. 
BEN JAPONYA’DA CANLI YAYIN RADYO PROGRAMINA KATILDIM. Evet evet. Burda yaptığım en eğlenceli şeylerden biriydi. Üniversteye yakın bir istasyon olan Musashi Sakai’de exchange öğrencileri için bir kurum var. Japonya’da homestay yapabileceğimiz aileler buluyorlar, çeşitli etkinlikler düzenliyorlar vs. Güzel , eğlenceli bir yer. Ben de üyelerinden biriyim. Hatta bir de Japon ailem var, biliyorsunuz. Neyse bana bu kurumdan radyo programına çıkmam için teklif geldi , ben de kabul ettim. Sevgili anneciğim Watanabe san , beni tuttu elimden, radyoya götürdü. Benim de o gün bütün neşem keyfim yerinde, içimden zıplamak falan geliyor böyle, nedense duramıyorum. Neyse radyoya gittik. Yayın akışını falan verdiler elime, bi göz at dediler. Yarım saatlik bir programdı zaten. türkçe şarkı dinletmek istiyorlarmış , sen seç dediler. Ben de Sertab Erener’den ” Sen yeter ki sev” adlı şarkıyı seçtim. Programda 4 kişiydik: ben, Vietnamlı bir arkadaş, bir de 2 tane Japon sunucu. Neyse program başladı, canlı yayın offf, düşünün. Başta heyecanlandım sonra aman ya dedim , banane, ne heyecanlanıcam. Sorular falan sordular bana, ne yalan söyliyim, gayet lakayıt cevaplar verdim. Rahatlığın dibine vurdum. Japonların pek alışık olmadığı bir durum. Ama kahkahalar havada uçuştu. Programdan sonra tebrikler falan. Tam olarak istedikleri buymuş aslında. OOoo dedim, eyvallah, siz söyleyin ben gelir şımarıklık yaparım canlı yayında. Bir sürü de fotografımı çektiler. Çıkarken dedim, bi dahaki gelişimde fotografımı duvarda asılı görmek isterim diye. Neyse, canlı yayının ses kaydının bir örneğini de hazırlayıp bana hediye ettiler. Vietnemlı kız avcunu yaladı, heheh. İşte o güne ait fotoğraf..

Daha neler yaptım.. Ya işte sürekli birileriyle bi araya gelip yemek falan yemeler, Shinjuku-Shibuya gezmeleri oluyor ama ilgi çekici bi şey yok. Tipik arkadaş toplantıları.
Aaaaaa, en önemli şeyi yazmayı unutuyordum. Salsa yapmaya başladım bennnnn. Çok güzel bişi ya. Herkese tavsiye ederim. Her salı günü, akşam, yurtta, birkaç exchange öğrencisi bir kaç tane de Japon toplanıyoruz. İtalyan ve Fransız 2 tane exchange öğrencisi arkadaşımız bize salsa öğretiyorlar. 1 buçuk 2 saat süren bu dans derslerine bayılıyorum. Hem bir sürü insanla tanışmış oldum, hem de Salı günlerimi boş geçirmiyor oldum. Sonra ben bu salsa olayını biraz daha araştırdım. Ayda bir kaç kere , Tokyo’nun bazı yerlerinde bi araya gelip salsa yapan bir grup buldum ve onlara da katıldım. Öğrenci olmayan, yaşı daha büyük Japon kesimden insanlar tanımış oldum. Hem dans ediyor hem de sohbet ediyoruz. Yani yine Japonlardan kopmamış oluyorum. Bu güzel.
Japon kültürüne ait şeyler yapmıyor muyum peki? Tabi ki yapıyorum. Kaligrafi dersleri var her cuma günü, oraya da gidiyorum. Kaligrafi hocamız çok tatlı, tonton bir Japon Bey. Çok da bilgili. Anlattıkları, gösterdikleri beni mest ediyor. Kaligrafi sayesinde kanji bilgim de artmış oluyor. Bi de adet oldu artık , her hafta kaligrafi dersinde Türkiye ile ilgili kompozisyon yazıp, okuyorum. Bi keresinde bizden istenen şeyi yanlış anlayıp, kazara bi kompozisyon yazdım. Sonra adet haline geldi. Şimdi her hafta soruyolar, bu hafta ne yazıcaksın diye. Sonra saolsun Kaligrafi hocamız kompozisyonumu tekrar okuyup, hatalarımı düzeltiyor. Bu hafta Kaligrafi Hocamız ve dersten 2 arkadaşımla Chofu’da bir tapınaktaki festivale gittik. Sonra da Astronomik Gözlem evi’ne ve 100 yıllık eski bir japon evine gittik. O güne ait fotografları da ekleyip, bugünkü yazımı bitiryorum.
Herkese sevgiler..



Uzun bir aradan sonra merhaba,
Siteye giriş şifremi, kullanıcı adımı vs. gibi bilgilerimi unuttugumdan, birazcık da üşendiğimden arayı baya bi açtım maalesef.
En son kış tatilinden bahsediyordum, ordan devam edelim. Kış tatilinde Kyoto, Nara ve Osaka’ya gittim.
Osaka
Tokyo’dan sonra Osaka’da ilginç bir şey bulduğumu söylemem. Osaka Kalesi’ne gittim. Osaka Kalesi’ni uzaktan ilk gördüğümde çok sabırsızlandım , bir an önce içine girmek istedim. Çok yüksek bi yerde bi kere ve etrafı çok güzel. Muhtemelen sakuralar açınca daha da güzel oluyordur. En üst kattan tüm Osaka ‘yı görebiliyorsunuz ama Tokyo Tower’dan bütün Tokyo’yu görmek kadar güzel değil.
Osaka insanlarını Tokyo insanları ile kıyaslarsak, çok daha sıcak kanlı olduklarını söyleyebiliriz. Genelde güler yüzlü insanlar.
Osaka ‘da gece mangakissaten denen internet kafe-otel karışımı kissatende kaldım. İlginç bir deneyimdi. Kendinize ait bi oda kiralıyorsunuz. Aslında oda değil. Sadece bir bilgisayar v
e karsısında uzanabileceğiniz yatak gibi bir yer. Daracık ama gayet ucuz. Siz de benim gibi “ichi ban yasui” takılıyorsanız, tavsiye ederim.
Osaka Kalesi’nde çekildiğim fotografı ekliyorum.
Nara
Benim için Japon kültürü 2′ye ayrılıyor: 1) Popüler Japon kültürü ,2) Gerçek Japon kültürü ya da geleneksel “japonluk” diyebiliriz. Gerçi bu sınıflandırılmayı bütün ülkeler için yapabiliriz, zira kapitalizmdir, globalizmdir derken, herkes aynı düzende yaşayan yaratıklara dönüştü. Neyse..
Ben popüler Japon kültürü ile hiç ama hiç ilgilenmiyorum. Yani mangalar, animeler, şu abuk sabuk giyinen kızlar, bu tuhaf Tokyo yaşamı, bilmem ne kafeler vs. hiç umrumda bile değil. sizden de ricam bana bunlarla ilgili sorular sormayın.
Eğer sizde gelenekselliği görmek istiyorsanız ilk işiniz Nara’ya gitmek olsun. Ben ömrümde bu kadar sevimli , bu kadar güzel bir yer daha görmedim. Ömrümü Nara’da geçirebilirim. Nara’da Takashi adlı Japon arkadaşımızın evinde kaldık. Takashi’in evi aslında tam Nara’da değil, Nara ve Kyoto arası , oldukça şirin, pirinç tarlalarının ortasında, muhteşem bir ev. Ben de Takashi’ninki gibi bir hayat istiyorum ya! Neyse bu ayrı bir yazının konusu olsun.
Nara’da Todaiji Tapınağı’na gittik. Todaiji dünyanın en büyük ve en eski ahşap yapısı. Zaten bulunduğu yer itibariyle de mutlaka görülmesi gerekiyor bence.
Nara’nın heryerinde geyikler var. Ve bu geyikler gayet Nara halkının bir parçası olmuş. Sürekli koşturup gelip elinize falan yapışıyolar, yiyecek istiyorlar. Başta sevimli gelseler de bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyorlar.
Bütün Nara’yı yürüyerek gezdik. Doyamadım, doyamadım.. Küçük küçük evler, bi huzur bi sakinlik. Herşey çok güzeldi.
Nara’da 2 gün Takashi’nin evinde kaldık ve kendisi bizden Türk yemeği pişirmemizi rica etti, ben de imam bayıldı yaptım. Beğendi, baya bi yedi. Afiyet olsun ![]()

Takashi ile olan fotomuzu ekledim. Biliyorum daha fazla fotograf istiyorsunuz ama maalesef bilgisayarıma virüs girdi ve ne var ne yok uçup gitti. Bütün Nara , Kyoto fotograflarım ya:( Elimde bir kaç tanesi kaldı. Burdan Tuğrul’a sesleniyorum : Tuğrul noolur bi el at şu işe ya, o fotograflar çok önemli benim için..
Kyoto
Of of of… Ya benim var ya kesinlikle Kyoto’da exchange yapmam gerekiyormuş bunu anladım. Kyoto gezmekle bitmiyor çünkü. 2000 ‘e yakın tapınak var .. 2-3 gün yetmiyor anlıyacağınız. Bloğumu sürekli takip edenler bilir, tapınak gezmeyi çok seviyorum. Ha bu arada, lütfen bana mail falan atıp cami-tapınak olayına girmeyin. Bu ne saçmalıktır ya! Yani o kadar çok mail aldım ki fenalık geldi. Birincisi ben tapınak veya cami gezerim, kimseyi ilgilendirmez. Kalkıpta bana Türkiye’de camiye gider miydin demeyin. Kaldı ki İstanbul’un bütün eski camilerini’de gezdim. Tapınağa gidiş amacım ibadet etmek değil, ama ibadet de edebilirim, niye ilgilendirsin ki sizi? Ben gerçek bir şey görmeye geldim, ben gelenek-görenek görmeye geldim, ben bu insanların gerçek kültürünü keşfe geldim. Bunun yolu tapınaklardan geçiyor arkadaşlar. Yok olmaz diyorsanız buyrun siz animeleri izlemeye devam edin. Ama bana daha fazla tapınak-cami karşılaştırması yapmayın lütfen. Komik ve da manasız.
Herneyse ben Kyoto’da tabi tapınak gezmeye devam ettim. Kaç tane gezdim bilmiyorum. Önce en meşhur olanlarından, artık tapınak değil de “müzemsi bir şey” olmuşlarından başladım. Kyomizudera, Ryoanji, Altın tapınak , bi de fushimi inari’ye gittim. Ve de adını hatırlayamadığım onlarcası. Yollar tapınak dolu zaten.
Kyomizudera çok kalabalıktı. Hani tıklım tıklımdı diyebilirim. Ama bulunduğu yer
ve manzara muhteşem. Birçok tapınakta olduğu gibi burda da işte para tasa girerse dileğin oluyor, gözün kapalı gecersen dileğin oluyor vs. gibi şeylerden vardı. Biraz daha açıklarsam; Kiyomizudera’da şöyle bir şey yapılıyor: ayakkabılarınızı çıkarıp giriyorsunuz, zifiri karanlık bir yere giriyorsunuz, yol boyunca kenarda bir ip var ona tutunup yürüyorsunuz. Ama cidden zifiri karanlık içine giriyorsunuz. Hani bir süre sonra gözünüzün alışıp birşeyleri görmeye başlaması gibi birşey olmuyor. Neyse kazasız belasız yolun sonuna kadar gelebilirseniz , ortada bir taş var ve üzerinde ışık, dileğiniz oluyormuş . Bilemem. Ama saolsun Can cep telefonunun ışığıyla yolu aydınlatmaya çalıştığı için olayın bütün esprisini bozdu.
Sonra bi de aşk taşları var. 2 tane karşılıklı büyükçe taş hayal edin. Birinden diğerine gözünüz kapalı ve de hiç takılma, düşme vs. olmadan gidebilirseniz sevdiğiniz kişiye kavuşuyormuşsunuz. Ben de denedim tabi. Orda tanışdığımız bir Alman turist sağdaki soldaki insanları uzaklaştırarak bana yol yaptı sağolsun. Ve yattaaaa , dekimashita !!

Beni en az etkileyen yer Altın Tapınak oldu, yani anlayamadım neden altınla kaplanmış? Zaten içine de girilmiyordu. Maalesef Altın Tapınağın fotografları silindiği için yükleyemiyorum. Ha bir de Ryoanji tapınağı’na gittik. Ama maalesef bakımda olduğundan %60 ını göremedik. “Rock garden” ‘ı gördük ama. Rock Garden yani taş bahçe, zen felsefesinin bir parçası. Uzun uzun zen felesefisidir, taş bahçedir anlatmıcam, bazı insanları çok rahatsız ediyor böyle şeylerden bahsetmem.
Saat gece 2 olmuş. Kış tatilinde yaptıklarımın küçücük bir özetiydi bu. Arada bir sürü bişeyler daha yaşadım atbi. En önemlisi 1. dönem bitti. Yoruldum mu , aslına bakarsanız çok fazla değil. Boğaziçi’nden sonra afedersiniz ama çok basit geldi bana burası. Şimdi de bahar tatili anlıyacağınız üzere. Haftaya Nagoya yakınlarında bulunan bir tapınağa gideceğim ve 4 gün kadar kalacağım. Gerçek bir tapınakta, gercek bir rahip ve rahibin ailesiyle yaşayacağım. Orda bulunduğum süre içinde tapınakta festival gibi birşey olucak. Muhtemelen ben de görev alıcam ve birçok rahiple tanıştırılacakmışım.
Bir sonraki yazımda gercek bir tapınak hikayesi okuyacaksınız.
Sadece 2010 ‘a değil , sizlere de merhaba diyorum. Epey oldu yazmayalı. Ama siz de bana hak verirsiniz ki herseyi çok hızlı yaşıyorum burada ve inanın hiç yazasım gelmiyor. Hadi bir itiraf: su anda da hiç yazasım yok.
En son yazışımdan bu yana yine bir sürü sey yaptık. Sırayla anlatmaya başlıyorum:
Sanat Festivali
Sevgili Japon anneciğim Watanabe san beni sanat festivaline götürdü. festivalde birçok ülkenin dans gösterilerini ve eşarp defilesini izledik. Sonra da Musashi sakai de kahve içtik. Anneciğimi seviyorum valla.

Edo Müzesi
Tokyo Gaidai saolsun, gayet makul bir fiyata bütün exchange öğrencilerini Edo müzesine ardından da akşam yemeğine götürdü. Samuray yemeği yedik. Edo müzesini beğenmedim. Japonya’da müze anlayısı biraz farklı. Eski şeyler yerine daha çok maket vs. bulunuyor ve bu da benim hiç hoşuma gitmiyor.
Edo Müzesinden sonra, Japonya ulusal meclisini gezdik. Başbakan nerede konusuyor vs. hepsini gördük. Ama maalesef foto cekmek yasaktı.

Müzeyi gezdikten sonra hep beraber yemek yendi. Ve herkes kendi ülkesinin şarkısını söyledi. ben Sertab Erenerden sen yeterki sev’i söyledim . Bilmem sever misiniz?
Bunraku Tiyatrosu
Evet evet , Japon kültürüyle ilgili en merak ettiğim seylerden biri Bunraku idi ve gayet ucuz bir fiyata izledimmm. Hem de o gün çok güzel bir tesadüf yaşadım ama buraya yazmıcam
Merak edin. Tiyatrodan sonra yine geziye gittik.

Nomihodai
Burdaki Türkçe öğrenen Japon arkadaşlarımız ve exchange öğrencisi olan Türkler olarak buluşup nomihadai yaptık. Yani sınırsız içmek. Bu geceye ait fotografı da ekliyorum.

Tamagawa
Ben , Arya ve Yulia üniversiteye çok yakında bulunan Tamagawa’ya gittik. Yani Tama nehri. Hava cok güzel oldugu için şanslı bir gündü.Piknik türü birşey yaptık. Kuşlara yem verdik. Ve ilginçtir, kuşlar gelip elimizden yediler. Kuşlar insanlara cok alışmış. Arya diyorki birçok Asya ülkesinde kuşlar insanlardan çok korkuyormus, çünkü bildiğimiz güvercin vs. türü kuşları yiyorlarmış. ıyyy..

Kimono
Üniversite kış tatiline girdi. Şu anda da hala tatilimiz devam ediyor. Taile girecğimiz son cuma günü kimono giyme töreni yapıldı. Bu sefer giyindiğim kimono çok güzeldi ve gercek bir kimonoydu. daha önce giydiklerim yaşlı kimonosuymus. Hem bu kez kuaförde vardı, saçlarımız da yaptırdık, çok güzeldi.

Kimono giyme töreninden sonra akşam da parti yapıldı değişim öğrencileri için. Acık büfe yiyecekler çok güzeldi. Tabi yine Arya ile dans edip durduk.

Fotografta gördüğünüz kişi Japonca Hocası. Partide şarkı söyledi. Çok tatlı değil mi?
Evet neyse, başta da söylediğim gibi hiç yazasım gelmiyor su anda. Tatil de Nara, Osaka ve Kiyoto’ya gittim. Ama onları canımın yazmak istediği bir seferde anlatacağım. Bütün detaylarıyla..
Annem soruyo :” Kızım orda bayram var mı?” . Topluca bu tarz sorulara cevap veriyorum : Hayır burda bayram yok tabiki. Zaten ben de bayram gelmiş gibi hissetmiyorum. Annem söz verdi bu bayram ben yokum diye kavurma yapmıcakmış
Yaşasın kotuluk!! Canım benim ya, internetten konnustuk, ben yokum diye üzüntüden hasta olmuş, ağladı… Anne dedim ben ölmedim, geri gelicem. Hayır bu keder niyedir yani? Alt tarafı 1 sene. Annem işte ya
Neyse annem orda üzülürken ben burda nasıl günümü gün ediyorum onu anlatayım
Üniversiteye 2 istasyon mesafedeki Musashi Sakai ‘de exchange festivali yapıldı. Suriyeli arkadaşım Anna ve Bali li arkadasım Arya ile birlikte bu festivale gittik. Cidden eğlendim. Her ülkenin dans gösterilerini izledik. Bence en güzel dans Bali dansıydı. Fırsatınız varsa youtube dan ilgili videoları izlemenizi tavsiye ederim. Çok egzotik! Çok sevdim. Kesinlikle Bali’ye , ömrüm olursa gideceğim. Görmek istediğim bir kaç yerden biri de Bali. Sanırım Arya’nın anlattıkları da Bali hakkında ilgi oluşturdu ben de. Karışık bir tarih ve coğrafya… Ve tamamen farklı bir kültür..
Festivalde sürekli Arya ile dans ettik. Haha dans konusunda cidden inanılmaz uyumluyuz. Hatta ortada dans ettik, insanlar etrafımızda cember oldular falan… Hatta yaşlı japon bi teyze gaza geldi bizimle aynı hareketleri yapmaya çalıştı, yapamadı ya neyse
Festival’de Güney Amerikalı bir müzik grubunu dinledik ve mukemmel söylüyorlardı. Organizasyon bitince Arya, ben ve Anna bu grubun giyindiği pançoları giyinip fotograf cektirdik.

Gecen hafta Tokyo Gaidai’nin festivaliydi. Burda eğitimi verilen her dilin konusulduğu ülke için birer stand kuruldu ve o ülkelerin yemekleri satıldı. Tabi burda Türkçe bölümü olduğu için Türkiye için de bir stand kurulmuştu. Türk yemeği olarak çorba, şişkebap, sigara böreği ve sütlaç satıldı ve Japon öğrenciler bu yemekleri kendileri pişirdiler. Tabi ki rezil etmişlerdi, hiçbiri normalde oldukları kadar lezzetli değillerdi. Bu arada Türk rakısı ve birası Efes de baya bi satıldı. Türkiye için hazırlanan stand da oldukca iyiydi. Türk kıyafetleri giyinen Japon kızlar satış yapıyorlardı ve yemekler cok lezzetli olmasa da standımız önünde uzunca bir kuyruk vardı.

Festival kapsamında Yeşil çay seremonisi klubu olarak Çay seremonisi yaptık ve kimono giydik. Ben hayatımda bu kadar rahatsız bir şey daha giymedim! Ve bu kadar zor giyilen bir kıyafet daha hayal edemiyorum. Gercekten. Hele o parmak arası tuhaf terlikler. Kimono hakkınaki görüşlerimi burada acıklayarak merak edenleri hayal kırıklığına ugratmak veya kimono sevenleri kızdırmak istemiyorum.

Festivalde Tükçe bölümündeki Japon öğrenciler Türkçe bir tiyatro oyunu olan Keşanlı Ali’yi oynadılar. Benim de misafir oyuncu olaraktan küçük bir rolüm vardı. Sahneye cıkmak ve o kadar insanın gözü onunde oynamak ilginç ve cok heyecan verici bir olaymış. Ve cidden sevdim. Tiyatrocu olmak isterdim
Japon arkadaşlarımın hepsini burdan tebrik ediyorum, çok güzel oynadılar. Tiyatro sonrasında hep beraber başarımızı kutlamak için yemeğe gittik ve cok eğlendik. Japonca konuşmak için mukemmel bir fırsattı..

Başka neler yaptımmm.. Botanik Bahçesi’ne gittik. Ben, Can , Can’ın Alman arkadası Mo, ve Polonyalı arkadası Anya. Mukemmel bir yer. Tam bir cennet. Şimdi sonbahar oldugu için ve Japonya’da yapraklar renk değiştirdiği için ortaya cıkan manzarayı anlatmak çok zor. Yapraklar kırmızı ve sarı renkteler. Tokyo’ya yolunuz düşerse Botanik Bahçesine kesinlikle ugrayın derim. Tam bir cennet. Botanik bahçesinin ardındn Akihabara’ya gectik ve birşeyler yedik. Yine güzel bir gün gecirdik..

Ve ve ve … artık Japon bir ailem var
Homestay programı için başvurdum ve burda bana Japon bir aile “tahsis edildi”. Tanıştık. Oyle şirin bir annem var ki anlatamam..Sürekli mesaj atıyo veya arıyo. Gittin mi, geldin mi, aç mısın, dikkat et üşütme. Sana ne pişiriyim? Hayatımda yaşadığım en güzel tecrübelerden biri sanırım. Bugün de buluşup bi yerde karnaval varmış, oraya gittik. Ama bana defalarca mail atıp sordu. İşte karnaval var oraya mı gidelim, yoksa sen resim seviyormussun sanat müzesine mi gidelim? Sen sec diyo bana ya. Yerim ben bu teyzeyi. Sıkı sıkı sarılasım geliyo boyle bana sefkat gösterince. Ama tutuyorum kendimi. Sadece elimi tutuyo arada:) Bugün de kızıyla tanıştım, o da cok tatlı biri . Beni arabayla istasyona kadar bıraktılar. Bu arada Japonya da ilk kez arabaya bindim. Daha dogrusu jeep’ti bindiğim sey ve beni one oturttular. Arabada yolu gösteren dijital harita var. Bulunduğunuz yer işaretli duruyor, siz parmağınızla haritadan gideceğiniz yeri seciyorsunuz ve size en kısa yolu gösteriyor. Mukemmel değil mi?
Hah bir de gecen gün Arya ve ben Musashino Koen ‘e gittik. Gayet büyük ve güzel bir park burası. Haha süper fotograflar cektik. Akşamına da ben pırasa pişirdim. Sınıfımdaki Alman arkadasım Yan domuz gribi olmuş sanırım. Ona pırasa götürdüm ve gecmiş olsun dedim. Şaşırdı tabi. Ama cok mutlu oldugunu soyledi. Ben pırasayı Yan’ın odasına götürürken asansorde Austria li Nina diye bi kız var , onla karşılastım. “tadı nasıl bilmiyorum ama çok güzel kokuyor” dedi. Ben de tesekkür ettim. Sonra O’na da bi kaseye koyup götürdüm. Ve cok sasırdı, you are so sweet deyip durdu. 10 dk sonra tabağımı geri getirdi, içine çikolota koymustu ve benden yaptığım seyin tarifini istedi. Arya’ya da pırasa götürdüm, o da çok beğenmiş. Hem cep telefonuma mesaj attı hem de facebook da walluma yazılar yazmış.
Türkiye ile ilgili sorular almaya devam ediyorum. Gecen ders hoca sınıfı 2 li gruplara boldu ve Japonca olarak ulkemizdeki festivalleri anlatmamızı istedi. Bana Alman Jessica düştü. Çok tatlı biri ve onu cok seviyorum. İngilizce olarak bütün ders boyunca sohbet ettik ve aklına takılan oyle cok soru vardı ki… Haklı olarak tabi. Çünkü ülkesinde çok fazla Türk var ve hepsi bi tuhaf. Hani Türkiye’deki Türrkler ve Almanya’daki Türkler biraz farklılar. Ve Jessica da bunu fark etmiş. Bana bir sürü sorular sordu. Ama burda acmak istemiyorum, tartışmalar olmasın…

Bu sabah banyoya giderken Jessicanın kapısına Noel çorabı asılı oldugunu gördüm. Ben de hemen küçük bir hediye paketi içerisine nazar boncugu koydum ve üstüne de “Santa dün gece Türkiye’ye gitmiş ve sana bu hediyeyi getirmiş” yazdım. Bakalım ne zaman görücek ve tepkisi ne olucak?