Merhabaaaaa,
Bahar tatiline kadarki kısmı anlatmaya devam ediyorum.
Sınavlar, dersler, quizler, ödevler ve de sunumlarla dolu bir dönem geçirdim. Çok fazla şeyle uğraştık ama dediğim gibi bence zor değildi. Yoğundu, sürekli koşturmaca içindeydim ama zor değildi. Ben Boğaziçi’nde girdiğim Japonca sınavları ile burdakileri kıyaslıyorum da , burdakiler cidden çok kolay kalıyorlar. İstanbul’da Mariko Sensei (Boğaziçi Üniversitesi Japonca Hocası) ‘in yaptığı sınavlar 6-7 sayfa olurdu ve de 3 saatte kan-ter içinde zar zor yetiştirirdik. Okuma- yazma ne ararsanız olurdu içinde. Kanjiler zor olurdu, okunuşları olmazdı. Çoktan seçmeli soru olmazdı. Ama burda olduğum sınavlarda, özellikle gramer sınavlarında hiç zorlanmadım. Zaten en yüksek notları da ben ve Peru’lu arkadaşım aldık. Bilemiyorum , belki exchange öğrencisiyiz diye fazla zorlamak istemiyorlardır bizi.
Dönem boyunca sınıfta yaptığımız şeyler içinde en keyifli olanlar bence sunumlardı. Genelde ülkenizle ilgili konular seçmeniz isteniyor. Ülkenizin sorunları nelerdir? Japonya ile farklılıkları nelerdir? Arkadaşlarım tarihe olan sevgimi bilirler. Ben genelde tarihi konuları seçtim. Osmanlı minyatürleri ile ukiyo-e kıyaslaması , hamam ve onzen kıyaslaması vs. Genelde de en fazla soru bana soruldu hep. Her sunumu ciddiye aldım ve kimsenin yapmadığı kadar hazırlık yaptım sanırım. Resimler, posterler vs. İlgi çekiyor haliyle.
Sunum yaptığım yer sadece kendi sınıfım değil. Civardaki ortaokul ve ilkokullara da gidip sunum yaptım. 1 buçuk saat kadar süren ve ülkemizi anlattığımız sunumlar bunlar. Japon çocuklar en çok van kedisi ve Nasreddin Hoca ile ilgileniyorlar her seferinde. İşin en güzel yanı da şu ; sunum yaptığım okuldaki öğrenciler bana mektup yazmışlar. Çoooook sevindim. Hadi bi itiraf: bazılarını okumakta zorlandım. Bilmediğim kanjiler var ya…. İkinci güzel şey ise şu: Japon okullarına gidip gözlem yapma fırsatı bulmuş oldum. Gözlemlerimi sizinle paylaşacağım tabi.
Okula girerken ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz. Girişte dolaplar var , oraya ayakkabılarınızı bırakıp yerine terlik giyiyorsunuz. Okulların içi tertemiz. Çocuklar gayet sakin ve de kibarlar. Son gittiğim ilkokuldaki afacanları saymıyorum. Çok küçüktüler gerçi, o kadarı normal:) Biz gitmeden gerekli bütün hazırlıklar yapılmış oluyor. Sınıfın oturuş şekli, hatta sorulucak sorular bile hazırlanmış oluyor. Çocuklar hiç gürültü yapmadan dinliyorlar. Bizdeki gibi öğretmene karşı bir saygı durumu söz konusu. İlk sunum yaptığım okuldan ayrılırken, çocukların yerleri sildiğini gördüm. Sonra öğrendim ki, Japonya’da “hademe” olayı yokmuş. Okulu çocuklar temizliyormuş. Hatta Türkçe bölümündeki Japon Hocalardan biri kendisinin ilkokul öğrencisiyken tuvalet bile temizlediğini söyledi. Ama şimdi bazı Japon aileler bu duruma tepki gösteriyorlarmış. Okullar ise bunun gerekli olduğunu savunuyorlarmış. Bana sorarsanız , bi yere kadar çocuklara temizlik vs. yaptırılabilir, abartmadan.
Şimdi çocukların yazdığı mektuplardan birinin fotoğrafını ekliyorum .

Şubat ayının 11. günü Japan Foundation Day idi. Biz de Japonya’da bulunan mezun ve öğrenci Boğaziçililer olarak toplanıp, Harajuku’ya yapılan gösterileri izlemeye gittik. Çok soğuk bir gündü gerçekten. Kutlamalar bizdeki 29 Ekim , 23 Nisan gibi, öğrencilerin çeşitli kıyafetlerde yollarda dans, bando olayına girdikleri türden. Bi de ortalıkta pantolonsuz Japonlar vardı. Soğuğa rağmen iyi dayanıyorlardı gerçekten. İlginç bir şey: kami-sama nın taşındığı arabalar geçiyor , bütün Japonlar Kami-sama’yı taşımaya çalışıyorlar vs. Büyük davullar , uzun bir konvoy… Kutalamalar bitince Meiji Jingu Tapınağı’nı da ziyaret ettik, ve soğuk ve de yorucu bir günü daha bitirmiş olduk. O güne ait bir fotoğrafı da ekliyorum. 
BEN JAPONYA’DA CANLI YAYIN RADYO PROGRAMINA KATILDIM. Evet evet. Burda yaptığım en eğlenceli şeylerden biriydi. Üniversteye yakın bir istasyon olan Musashi Sakai’de exchange öğrencileri için bir kurum var. Japonya’da homestay yapabileceğimiz aileler buluyorlar, çeşitli etkinlikler düzenliyorlar vs. Güzel , eğlenceli bir yer. Ben de üyelerinden biriyim. Hatta bir de Japon ailem var, biliyorsunuz. Neyse bana bu kurumdan radyo programına çıkmam için teklif geldi , ben de kabul ettim. Sevgili anneciğim Watanabe san , beni tuttu elimden, radyoya götürdü. Benim de o gün bütün neşem keyfim yerinde, içimden zıplamak falan geliyor böyle, nedense duramıyorum. Neyse radyoya gittik. Yayın akışını falan verdiler elime, bi göz at dediler. Yarım saatlik bir programdı zaten. türkçe şarkı dinletmek istiyorlarmış , sen seç dediler. Ben de Sertab Erener’den ” Sen yeter ki sev” adlı şarkıyı seçtim. Programda 4 kişiydik: ben, Vietnamlı bir arkadaş, bir de 2 tane Japon sunucu. Neyse program başladı, canlı yayın offf, düşünün. Başta heyecanlandım sonra aman ya dedim , banane, ne heyecanlanıcam. Sorular falan sordular bana, ne yalan söyliyim, gayet lakayıt cevaplar verdim. Rahatlığın dibine vurdum. Japonların pek alışık olmadığı bir durum. Ama kahkahalar havada uçuştu. Programdan sonra tebrikler falan. Tam olarak istedikleri buymuş aslında. OOoo dedim, eyvallah, siz söyleyin ben gelir şımarıklık yaparım canlı yayında. Bir sürü de fotografımı çektiler. Çıkarken dedim, bi dahaki gelişimde fotografımı duvarda asılı görmek isterim diye. Neyse, canlı yayının ses kaydının bir örneğini de hazırlayıp bana hediye ettiler. Vietnemlı kız avcunu yaladı, heheh. İşte o güne ait fotoğraf..

Daha neler yaptım.. Ya işte sürekli birileriyle bi araya gelip yemek falan yemeler, Shinjuku-Shibuya gezmeleri oluyor ama ilgi çekici bi şey yok. Tipik arkadaş toplantıları.
Aaaaaa, en önemli şeyi yazmayı unutuyordum. Salsa yapmaya başladım bennnnn. Çok güzel bişi ya. Herkese tavsiye ederim. Her salı günü, akşam, yurtta, birkaç exchange öğrencisi bir kaç tane de Japon toplanıyoruz. İtalyan ve Fransız 2 tane exchange öğrencisi arkadaşımız bize salsa öğretiyorlar. 1 buçuk 2 saat süren bu dans derslerine bayılıyorum. Hem bir sürü insanla tanışmış oldum, hem de Salı günlerimi boş geçirmiyor oldum. Sonra ben bu salsa olayını biraz daha araştırdım. Ayda bir kaç kere , Tokyo’nun bazı yerlerinde bi araya gelip salsa yapan bir grup buldum ve onlara da katıldım. Öğrenci olmayan, yaşı daha büyük Japon kesimden insanlar tanımış oldum. Hem dans ediyor hem de sohbet ediyoruz. Yani yine Japonlardan kopmamış oluyorum. Bu güzel.
Japon kültürüne ait şeyler yapmıyor muyum peki? Tabi ki yapıyorum. Kaligrafi dersleri var her cuma günü, oraya da gidiyorum. Kaligrafi hocamız çok tatlı, tonton bir Japon Bey. Çok da bilgili. Anlattıkları, gösterdikleri beni mest ediyor. Kaligrafi sayesinde kanji bilgim de artmış oluyor. Bi de adet oldu artık , her hafta kaligrafi dersinde Türkiye ile ilgili kompozisyon yazıp, okuyorum. Bi keresinde bizden istenen şeyi yanlış anlayıp, kazara bi kompozisyon yazdım. Sonra adet haline geldi. Şimdi her hafta soruyolar, bu hafta ne yazıcaksın diye. Sonra saolsun Kaligrafi hocamız kompozisyonumu tekrar okuyup, hatalarımı düzeltiyor. Bu hafta Kaligrafi Hocamız ve dersten 2 arkadaşımla Chofu’da bir tapınaktaki festivale gittik. Sonra da Astronomik Gözlem evi’ne ve 100 yıllık eski bir japon evine gittik. O güne ait fotografları da ekleyip, bugünkü yazımı bitiryorum.
Herkese sevgiler..



Uzun bir aradan sonra merhaba,
Siteye giriş şifremi, kullanıcı adımı vs. gibi bilgilerimi unuttugumdan, birazcık da üşendiğimden arayı baya bi açtım maalesef.
En son kış tatilinden bahsediyordum, ordan devam edelim. Kış tatilinde Kyoto, Nara ve Osaka’ya gittim.
Osaka
Tokyo’dan sonra Osaka’da ilginç bir şey bulduğumu söylemem. Osaka Kalesi’ne gittim. Osaka Kalesi’ni uzaktan ilk gördüğümde çok sabırsızlandım , bir an önce içine girmek istedim. Çok yüksek bi yerde bi kere ve etrafı çok güzel. Muhtemelen sakuralar açınca daha da güzel oluyordur.
Maalesef içine girince hayal kırıklığı yaşadım. Sizleri bilemiyorum ama ben tarihi yapıların oldukları gibi kalmalarından yanayım. Tabiki restorasyon vs. yapılabilir ama baştan aşağı tarihi bir yapıyı değiştirmek , büyük haksızlık ve de aptallık. Osaka Kalesi de maalesef aynı haksızlığa uğratılmış bir yer. İçi tamamen yenilenmiş , duvarlardan yerlere kadar, müze haline getirilmiş. Bir kaç katlı bir müze olmuş. En üst kattan tüm Osaka ‘yı görebiliyorsunuz ama Tokyo Tower’dan bütün Tokyo’yu görmek kadar güzel değil.
Osaka insanlarını Tokyo insanları ile kıyaslarsak, çok daha sıcak kanlı olduklarını söyleyebiliriz. Genelde güler yüzlü insanlar.
Osaka ‘da gece mangakissaten denen internet kafe-otel karışımı kissatende kaldım. İlginç bir deneyimdi. Kendinize ait bi oda kiralıyorsunuz. Aslında oda değil. Sadece bir bilgisayar v
e karsısında uzanabileceğiniz yatak gibi bir yer. Daracık ama gayet ucuz. Siz de benim gibi “ichi ban yasui” takılıyorsanız, tavsiye ederim.
Osaka Kalesi’nde çekildiğim fotografı ekliyorum.
Nara
Benim için Japon kültürü 2′ye ayrılıyor: 1) Popüler Japon kültürü ,2) Gerçek Japon kültürü ya da geleneksel “japonluk” diyebiliriz. Gerçi bu sınıflandırılmayı bütün ülkeler için yapabiliriz, zira kapitalizmdir, globalizmdir derken, herkes aynı düzende yaşayan yaratıklara dönüştü. Neyse..
Ben popüler Japon kültürü ile hiç ama hiç ilgilenmiyorum. Yani mangalar, animeler, şu abuk sabuk giyinen kızlar, bu tuhaf Tokyo yaşamı, bilmem ne kafeler vs. hiç umrumda bile değil. sizden de ricam bana bunlarla ilgili sorular sormayın.
Eğer sizde gelenekselliği görmek istiyorsanız ilk işiniz Nara’ya gitmek olsun. Ben ömrümde bu kadar sevimli , bu kadar güzel bir yer daha görmedim. Ömrümü Nara’da geçirebilirim. Nara’da Takashi adlı Japon arkadaşımızın evinde kaldık. Takashi’in evi aslında tam Nara’da değil, Nara ve Kyoto arası , oldukça şirin, pirinç tarlalarının ortasında, muhteşem bir ev. Ben de Takashi’ninki gibi bir hayat istiyorum ya! Neyse bu ayrı bir yazının konusu olsun.
Nara’da Todaiji Tapınağı’na gittik. Todaiji dünyanın en büyük ve en eski ahşap yapısı. Zaten bulunduğu yer itibariyle de mutlaka görülmesi gerekiyor bence.
Nara’nın heryerinde geyikler var. Ve bu geyikler gayet Nara halkının bir parçası olmuş. Sürekli koşturup gelip elinize falan yapışıyolar, yiyecek istiyorlar. Başta sevimli gelseler de bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyorlar.
Bütün Nara’yı yürüyerek gezdik. Doyamadım, doyamadım.. Küçük küçük evler, bi huzur bi sakinlik. Herşey çok güzeldi.
Nara’da 2 gün Takashi’nin evinde kaldık ve kendisi bizden Türk yemeği pişirmemizi rica etti, ben de imam bayıldı yaptım. Beğendi, baya bi yedi. Afiyet olsun ![]()

Takashi ile olan fotomuzu ekledim. Biliyorum daha fazla fotograf istiyorsunuz ama maalesef bilgisayarıma virüs girdi ve ne var ne yok uçup gitti. Bütün Nara , Kyoto fotograflarım ya:( Elimde bir kaç tanesi kaldı. Burdan Tuğrul’a sesleniyorum : Tuğrul noolur bi el at şu işe ya, o fotograflar çok önemli benim için..
Kyoto
Of of of… Ya benim var ya kesinlikle Kyoto’da exchange yapmam gerekiyormuş bunu anladım. Kyoto gezmekle bitmiyor çünkü. 2000 ‘e yakın tapınak var .. 2-3 gün yetmiyor anlıyacağınız. Bloğumu sürekli takip edenler bilir, tapınak gezmeyi çok seviyorum. Ha bu arada, lütfen bana mail falan atıp cami-tapınak olayına girmeyin. Bu ne saçmalıktır ya! Yani o kadar çok mail aldım ki fenalık geldi. Birincisi ben tapınak veya cami gezerim, kimseyi ilgilendirmez. Kalkıpta bana Türkiye’de camiye gider miydin demeyin. Kaldı ki İstanbul’un bütün eski camilerini’de gezdim. Tapınağa gidiş amacım ibadet etmek değil, ama ibadet de edebilirim, niye ilgilendirsin ki sizi? Ben gerçek bir şey görmeye geldim, ben gelenek-görenek görmeye geldim, ben bu insanların gerçek kültürünü keşfe geldim. Bunun yolu tapınaklardan geçiyor arkadaşlar. Yok olmaz diyorsanız buyrun siz animeleri izlemeye devam edin. Ama bana daha fazla tapınak-cami karşılaştırması yapmayın lütfen. Komik ve da manasız.
Herneyse ben Kyoto’da tabi tapınak gezmeye devam ettim. Kaç tane gezdim bilmiyorum. Önce en meşhur olanlarından, artık tapınak değil de “müzemsi bir şey” olmuşlarından başladım. Kyomizudera, Ryoanji, Altın tapınak , bi de fushimi inari’ye gittim. Ve de adını hatırlayamadığım onlarcası. Yollar tapınak dolu zaten.
Kyomizudera çok kalabalıktı. Hani tıklım tıklımdı diyebilirim. Ama bulunduğu yer
ve manzara muhteşem. Birçok tapınakta olduğu gibi burda da işte para tasa girerse dileğin oluyor, gözün kapalı gecersen dileğin oluyor vs. gibi şeylerden vardı. Biraz daha açıklarsam; Kiyomizudera’da şöyle bir şey yapılıyor: ayakkabılarınızı çıkarıp giriyorsunuz, zifiri karanlık bir yere giriyorsunuz, yol boyunca kenarda bir ip var ona tutunup yürüyorsunuz. Ama cidden zifiri karanlık içine giriyorsunuz. Hani bir süre sonra gözünüzün alışıp birşeyleri görmeye başlaması gibi birşey olmuyor. Neyse kazasız belasız yolun sonuna kadar gelebilirseniz , ortada bir taş var ve üzerinde ışık, dileğiniz oluyormuş . Bilemem. Ama saolsun Can cep telefonunun ışığıyla yolu aydınlatmaya çalıştığı için olayın bütün esprisini bozdu.
Sonra bi de aşk taşları var. 2 tane karşılıklı büyükçe taş hayal edin. Birinden diğerine gözünüz kapalı ve de hiç takılma, düşme vs. olmadan gidebilirseniz sevdiğiniz kişiye kavuşuyormuşsunuz. Ben de denedim tabi. Orda tanışdığımız bir Alman turist sağdaki soldaki insanları uzaklaştırarak bana yol yaptı sağolsun. Ve yattaaaa , dekimashita !!

Beni en az etkileyen yer Altın Tapınak oldu, yani anlayamadım neden altınla kaplanmış? Zaten içine de girilmiyordu. Maalesef Altın Tapınağın fotografları silindiği için yükleyemiyorum. Ha bir de Ryoanji tapınağı’na gittik. Ama maalesef bakımda olduğundan %60 ını göremedik. “Rock garden” ‘ı gördük ama. Rock Garden yani taş bahçe, zen felsefesinin bir parçası. Uzun uzun zen felesefisidir, taş bahçedir anlatmıcam, bazı insanları çok rahatsız ediyor böyle şeylerden bahsetmem.
Saat gece 2 olmuş. Kış tatilinde yaptıklarımın küçücük bir özetiydi bu. Arada bir sürü bişeyler daha yaşadım atbi. En önemlisi 1. dönem bitti. Yoruldum mu , aslına bakarsanız çok fazla değil. Boğaziçi’nden sonra afedersiniz ama çok basit geldi bana burası. Şimdi de bahar tatili anlıyacağınız üzere. Haftaya Nagoya yakınlarında bulunan bir tapınağa gideceğim ve 4 gün kadar kalacağım. Gerçek bir tapınakta, gercek bir rahip ve rahibin ailesiyle yaşayacağım. Orda bulunduğum süre içinde tapınakta festival gibi birşey olucak. Muhtemelen ben de görev alıcam ve birçok rahiple tanıştırılacakmışım.
Bir sonraki yazımda gercek bir tapınak hikayesi okuyacaksınız.
Sadece 2010 ‘a değil , sizlere de merhaba diyorum. Epey oldu yazmayalı. Ama siz de bana hak verirsiniz ki herseyi çok hızlı yaşıyorum burada ve inanın hiç yazasım gelmiyor. Hadi bir itiraf: su anda da hiç yazasım yok.
En son yazışımdan bu yana yine bir sürü sey yaptık. Sırayla anlatmaya başlıyorum:
Sanat Festivali
Sevgili Japon anneciğim Watanabe san beni sanat festivaline götürdü. festivalde birçok ülkenin dans gösterilerini ve eşarp defilesini izledik. Sonra da Musashi sakai de kahve içtik. Anneciğimi seviyorum valla.

Edo Müzesi
Tokyo Gaidai saolsun, gayet makul bir fiyata bütün exchange öğrencilerini Edo müzesine ardından da akşam yemeğine götürdü. Samuray yemeği yedik. Edo müzesini beğenmedim. Japonya’da müze anlayısı biraz farklı. Eski şeyler yerine daha çok maket vs. bulunuyor ve bu da benim hiç hoşuma gitmiyor.
Edo Müzesinden sonra, Japonya ulusal meclisini gezdik. Başbakan nerede konusuyor vs. hepsini gördük. Ama maalesef foto cekmek yasaktı.

Müzeyi gezdikten sonra hep beraber yemek yendi. Ve herkes kendi ülkesinin şarkısını söyledi. ben Sertab Erenerden sen yeterki sev’i söyledim . Bilmem sever misiniz?
Bunraku Tiyatrosu
Evet evet , Japon kültürüyle ilgili en merak ettiğim seylerden biri Bunraku idi ve gayet ucuz bir fiyata izledimmm. Hem de o gün çok güzel bir tesadüf yaşadım ama buraya yazmıcam
Merak edin. Tiyatrodan sonra yine geziye gittik.

Nomihodai
Burdaki Türkçe öğrenen Japon arkadaşlarımız ve exchange öğrencisi olan Türkler olarak buluşup nomihadai yaptık. Yani sınırsız içmek. Bu geceye ait fotografı da ekliyorum.

Tamagawa
Ben , Arya ve Yulia üniversiteye çok yakında bulunan Tamagawa’ya gittik. Yani Tama nehri. Hava cok güzel oldugu için şanslı bir gündü.Piknik türü birşey yaptık. Kuşlara yem verdik. Ve ilginçtir, kuşlar gelip elimizden yediler. Kuşlar insanlara cok alışmış. Arya diyorki birçok Asya ülkesinde kuşlar insanlardan çok korkuyormus, çünkü bildiğimiz güvercin vs. türü kuşları yiyorlarmış. ıyyy..

Kimono
Üniversite kış tatiline girdi. Şu anda da hala tatilimiz devam ediyor. Taile girecğimiz son cuma günü kimono giyme töreni yapıldı. Bu sefer giyindiğim kimono çok güzeldi ve gercek bir kimonoydu. daha önce giydiklerim yaşlı kimonosuymus. Hem bu kez kuaförde vardı, saçlarımız da yaptırdık, çok güzeldi.

Kimono giyme töreninden sonra akşam da parti yapıldı değişim öğrencileri için. Acık büfe yiyecekler çok güzeldi. Tabi yine Arya ile dans edip durduk.

Fotografta gördüğünüz kişi Japonca Hocası. Partide şarkı söyledi. Çok tatlı değil mi?
Evet neyse, başta da söylediğim gibi hiç yazasım gelmiyor su anda. Tatil de Nara, Osaka ve Kiyoto’ya gittim. Ama onları canımın yazmak istediği bir seferde anlatacağım. Bütün detaylarıyla..
Annem soruyo :” Kızım orda bayram var mı?” . Topluca bu tarz sorulara cevap veriyorum : Hayır burda bayram yok tabiki. Zaten ben de bayram gelmiş gibi hissetmiyorum. Annem söz verdi bu bayram ben yokum diye kavurma yapmıcakmış
Yaşasın kotuluk!! Canım benim ya, internetten konnustuk, ben yokum diye üzüntüden hasta olmuş, ağladı… Anne dedim ben ölmedim, geri gelicem. Hayır bu keder niyedir yani? Alt tarafı 1 sene. Annem işte ya
Neyse annem orda üzülürken ben burda nasıl günümü gün ediyorum onu anlatayım
Üniversiteye 2 istasyon mesafedeki Musashi Sakai ‘de exchange festivali yapıldı. Suriyeli arkadaşım Anna ve Bali li arkadasım Arya ile birlikte bu festivale gittik. Cidden eğlendim. Her ülkenin dans gösterilerini izledik. Bence en güzel dans Bali dansıydı. Fırsatınız varsa youtube dan ilgili videoları izlemenizi tavsiye ederim. Çok egzotik! Çok sevdim. Kesinlikle Bali’ye , ömrüm olursa gideceğim. Görmek istediğim bir kaç yerden biri de Bali. Sanırım Arya’nın anlattıkları da Bali hakkında ilgi oluşturdu ben de. Karışık bir tarih ve coğrafya… Ve tamamen farklı bir kültür..
Festivalde sürekli Arya ile dans ettik. Haha dans konusunda cidden inanılmaz uyumluyuz. Hatta ortada dans ettik, insanlar etrafımızda cember oldular falan… Hatta yaşlı japon bi teyze gaza geldi bizimle aynı hareketleri yapmaya çalıştı, yapamadı ya neyse
Festival’de Güney Amerikalı bir müzik grubunu dinledik ve mukemmel söylüyorlardı. Organizasyon bitince Arya, ben ve Anna bu grubun giyindiği pançoları giyinip fotograf cektirdik.

Gecen hafta Tokyo Gaidai’nin festivaliydi. Burda eğitimi verilen her dilin konusulduğu ülke için birer stand kuruldu ve o ülkelerin yemekleri satıldı. Tabi burda Türkçe bölümü olduğu için Türkiye için de bir stand kurulmuştu. Türk yemeği olarak çorba, şişkebap, sigara böreği ve sütlaç satıldı ve Japon öğrenciler bu yemekleri kendileri pişirdiler. Tabi ki rezil etmişlerdi, hiçbiri normalde oldukları kadar lezzetli değillerdi. Bu arada Türk rakısı ve birası Efes de baya bi satıldı. Türkiye için hazırlanan stand da oldukca iyiydi. Türk kıyafetleri giyinen Japon kızlar satış yapıyorlardı ve yemekler cok lezzetli olmasa da standımız önünde uzunca bir kuyruk vardı.

Festival kapsamında Yeşil çay seremonisi klubu olarak Çay seremonisi yaptık ve kimono giydik. Ben hayatımda bu kadar rahatsız bir şey daha giymedim! Ve bu kadar zor giyilen bir kıyafet daha hayal edemiyorum. Gercekten. Hele o parmak arası tuhaf terlikler. Kimono hakkınaki görüşlerimi burada acıklayarak merak edenleri hayal kırıklığına ugratmak veya kimono sevenleri kızdırmak istemiyorum.

Festivalde Tükçe bölümündeki Japon öğrenciler Türkçe bir tiyatro oyunu olan Keşanlı Ali’yi oynadılar. Benim de misafir oyuncu olaraktan küçük bir rolüm vardı. Sahneye cıkmak ve o kadar insanın gözü onunde oynamak ilginç ve cok heyecan verici bir olaymış. Ve cidden sevdim. Tiyatrocu olmak isterdim
Japon arkadaşlarımın hepsini burdan tebrik ediyorum, çok güzel oynadılar. Tiyatro sonrasında hep beraber başarımızı kutlamak için yemeğe gittik ve cok eğlendik. Japonca konuşmak için mukemmel bir fırsattı..

Başka neler yaptımmm.. Botanik Bahçesi’ne gittik. Ben, Can , Can’ın Alman arkadası Mo, ve Polonyalı arkadası Anya. Mukemmel bir yer. Tam bir cennet. Şimdi sonbahar oldugu için ve Japonya’da yapraklar renk değiştirdiği için ortaya cıkan manzarayı anlatmak çok zor. Yapraklar kırmızı ve sarı renkteler. Tokyo’ya yolunuz düşerse Botanik Bahçesine kesinlikle ugrayın derim. Tam bir cennet. Botanik bahçesinin ardındn Akihabara’ya gectik ve birşeyler yedik. Yine güzel bir gün gecirdik..

Ve ve ve … artık Japon bir ailem var
Homestay programı için başvurdum ve burda bana Japon bir aile “tahsis edildi”. Tanıştık. Oyle şirin bir annem var ki anlatamam..Sürekli mesaj atıyo veya arıyo. Gittin mi, geldin mi, aç mısın, dikkat et üşütme. Sana ne pişiriyim? Hayatımda yaşadığım en güzel tecrübelerden biri sanırım. Bugün de buluşup bi yerde karnaval varmış, oraya gittik. Ama bana defalarca mail atıp sordu. İşte karnaval var oraya mı gidelim, yoksa sen resim seviyormussun sanat müzesine mi gidelim? Sen sec diyo bana ya. Yerim ben bu teyzeyi. Sıkı sıkı sarılasım geliyo boyle bana sefkat gösterince. Ama tutuyorum kendimi. Sadece elimi tutuyo arada:) Bugün de kızıyla tanıştım, o da cok tatlı biri . Beni arabayla istasyona kadar bıraktılar. Bu arada Japonya da ilk kez arabaya bindim. Daha dogrusu jeep’ti bindiğim sey ve beni one oturttular. Arabada yolu gösteren dijital harita var. Bulunduğunuz yer işaretli duruyor, siz parmağınızla haritadan gideceğiniz yeri seciyorsunuz ve size en kısa yolu gösteriyor. Mukemmel değil mi?
Hah bir de gecen gün Arya ve ben Musashino Koen ‘e gittik. Gayet büyük ve güzel bir park burası. Haha süper fotograflar cektik. Akşamına da ben pırasa pişirdim. Sınıfımdaki Alman arkadasım Yan domuz gribi olmuş sanırım. Ona pırasa götürdüm ve gecmiş olsun dedim. Şaşırdı tabi. Ama cok mutlu oldugunu soyledi. Ben pırasayı Yan’ın odasına götürürken asansorde Austria li Nina diye bi kız var , onla karşılastım. “tadı nasıl bilmiyorum ama çok güzel kokuyor” dedi. Ben de tesekkür ettim. Sonra O’na da bi kaseye koyup götürdüm. Ve cok sasırdı, you are so sweet deyip durdu. 10 dk sonra tabağımı geri getirdi, içine çikolota koymustu ve benden yaptığım seyin tarifini istedi. Arya’ya da pırasa götürdüm, o da çok beğenmiş. Hem cep telefonuma mesaj attı hem de facebook da walluma yazılar yazmış.
Türkiye ile ilgili sorular almaya devam ediyorum. Gecen ders hoca sınıfı 2 li gruplara boldu ve Japonca olarak ulkemizdeki festivalleri anlatmamızı istedi. Bana Alman Jessica düştü. Çok tatlı biri ve onu cok seviyorum. İngilizce olarak bütün ders boyunca sohbet ettik ve aklına takılan oyle cok soru vardı ki… Haklı olarak tabi. Çünkü ülkesinde çok fazla Türk var ve hepsi bi tuhaf. Hani Türkiye’deki Türrkler ve Almanya’daki Türkler biraz farklılar. Ve Jessica da bunu fark etmiş. Bana bir sürü sorular sordu. Ama burda acmak istemiyorum, tartışmalar olmasın…

Bu sabah banyoya giderken Jessicanın kapısına Noel çorabı asılı oldugunu gördüm. Ben de hemen küçük bir hediye paketi içerisine nazar boncugu koydum ve üstüne de “Santa dün gece Türkiye’ye gitmiş ve sana bu hediyeyi getirmiş” yazdım. Bakalım ne zaman görücek ve tepkisi ne olucak?
Evet evet, herşey baş döndürücü bir hızla yaşanıyor burda. Ve yazıcak cok sey birikiyor, ama günü birlik yazmadığım için arada kaynıyorlar.
En son yazdığımdan bu yana neler yapıyorum ilginizi çekebilecek, hepsini sıralıcam.
Wasedasai
Can, ben, Yui, Haruka ve Alman arkadaşları Kimi , hep beraber Waseda Üniversitesinin festivaline gittik. Waseda Universtesinin kampüsü benim okulunkinden daha güzel aslında ve de daha merkezi bir yerde. Festival oldukça eğlenceliydi. Boğaziçinin festivalinden daha farklıydı, burda görselliğe cok onem veriyorlar anladığım kadarıyla. Dev ekran kurmuşlardı ve cok iyiydi gercekten. Bi de ilginç bi şey “üniverste milliyetciliği ” yapıyorlar , evet. Marşlar falan soylediler Waseda için ve herkes birbirine sarılıp söyledi. Benim açımdan ilginçti, bi baktım aniden yanımdaki Japon sarıldı bana. Noooluyo dedim birden?? Sonra baktım herkes sarılmış ve bir ağızdan Waseda marsını söylüyorlar.

Festivalden sonra hep beraber Japon Meyhanesine gittik, yemekler vasattı ve doyurucu değildi ama sohbet cok güzeldi..,
Sunum Maceramız
Burda International Communication dersi alıyorum ve ders kapsamında 6 kişilik gruplar halinde bir sunum hazırlamamız istendi . Konu ise nonverbal communication yollarının , değişik kültürlerde nasıl kullanıldığıydı. Benim bulunduğum grupta 2 japon kız, bir Kamboçyalı kız, 1 HongKong’lu kız ve bir de Amerikalı cocuk vardı. Biz de hep beraber bir tiyatro hazırlamaya karar verdik. Birbirini hiç tanımayan 6 kişi olarak bir akşa yemegine gidiyor ve ilginç olaylar yaşıyoruz, senaryo gereği. Eğlenceli ve başarılı bir sunumdu. Hatta bence sınıfın en iyisi bizim gruptu.

Sunumdan sonraki gün akşam biraraya geldik. Herkes ülkesinin yemeğini yaptı ve çok eğlendik. Amerikalı gelmedi ama biz 5 kız doyasıya eğlendik. Kahkahalar havada uçuştu. Ben Türk yemeği olarak lahana sardım. Ama sanırım pek sevmediler, herkes sadece 1 tane yedi çünkü.:)
İlk Kimono
Üniversitede Yeşil çay seremoni klubune gidiyorum. Aslında oldukca sıkıcı bir klup ama klupteki kimse ingilizce bilmediğinden hep japonca konusuyoruz ve bu benim için oldukça iyi bir fırsat. Haftaya bizim üniversitenin festivali var ve biz de klupte festivalde sergilemek üzere seremoni yapıyoruz. Çalışıyoruz. Bir sürü kural ve prosedür var ve üstelik oturuş şeklinden dolayı bacaklarınız çok ağrıyor.
22 Kasım’da gercek bir seremoni sunacağız ve kimono giyeceğiz. Klupteki senpailerimden bir tanesinin dedesi kimono ustasıymış . Taiwanlı arkadaşım Rita ve benim için kimono getirdi. Ben pembe istedim. Gercek ipek ve el dikimi bir kimono. Değeri 10 bin dolar civarı ve su an odamda bulunuyor.

Ayın 22 sinde giyindikten sonra tekrar iade edicez tabiki:) Ama büyük gün gelmeden önce klupte kimonolarımız giydik ve denedik. Belimizdeki kuşaklar çok sıkı ve o kuşakları bağlamak cidden yetenek gerektiriyor. Seremoni yapıcağımız günden önce Rita, ben ve senpai gidip başımıza takmak için çiçek alıcaz. Çok heyecanlıyım. Muhtemelen o gün saçlarımı topuz yaparım. Bakalım…
Sonunda Asakusa’ya gittik
Evet nihayet Asakusa’ya gittik. ÇOk yüksek beklentilerle gittiğimden belki bilemiyorum ama abartıldığı kadar muhteşem bir yer değil. Evet tabiki burdaki devasa tapınak çok güzeldi. Bilmiyorum belki de tapınak görmeye alıştım
Bugün oraya Can la gittik ve bir grup Japon bize beraber gezmeyi teklif ettiler, ingilizce pratik yapmak istiyorlarmış. Biz de olur dedik. Beraber gezdik, eğlenceliydi.

Daha sonra onlar bizden ayrıldılar. Biz de Can’ın Keio Universtesinden arkadaşlarıyla buluştuk. Güzeldi , evet.